30 Nisan 2026 Perşembe

Dikkat Erozyonu

Dijital çağda dikkat, en kıymetli bilişsel beceri ve kaynaklardan biri. Özellikle akıllı telefonlar ve sürekli bildirim akışı nedeniyle dikkatimiz giderek daha parçalı hale gelmeye başladı. Bir mesaj sesi, bir uygulama bildirimi ya da sosyal medya uyarısı, yalnızca birkaç saniyelik bir kesinti gibi görünse de bilişsel sistem üzerinde çok daha derin ve kalıcı etkiler bırakır. Bu durumun bilimsel açıklamasına endüstri ve örgüt psikoloğu Sophie Leroy tarafından ortaya konulan "Attention Residue" (Dikkat kalıntısı) kavramı üzerinden yaklaşacağız. Bu kavram bir görevden diğerine geçildiğinde zihnin önceki görevde kısmen “Takılı kalmaya” devam ettiğini ifade eder. 

Dikkat, bilişsel psikolojide sınırlı bir kaynak olarak kabul edilir. İnsan beyni aynı anda birçok uyarana maruz kalabilir ancak bunlardan yalnızca bir kısmına derinlemesine odaklanabilir. Bu nedenle dikkat, seçici ve sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Araştırmalar, dikkatin nerede ve ne zaman istek ve ihtiyaçları karşılamasına göre organize olduğunu göstermektedir. Yani dikkat yalnızca “Neye” odaklandığımızla değil “Ne zaman ve ne kadar süreyle” odaklandığımızla da ilgilidir. Bildirimler tam da bu noktada devreye girer: Zamanlaması kontrol edilemeyen dış uyaranlar olarak dikkat sistemimizi sürekli yeniden yönlendirirler.

Attention residue (Dikkat kalıntısı), bir görevden diğerine geçildiğinde zihnin tamamen temizlenmemesi durumudur. Basit bir örnek: Ders çalışıyorsunuz, telefonunuza bir mesaj geliyor. Mesajı okuyup cevap veriyorsunuz ve sonra tekrar derse dönüyorsunuz. Görünürde her şey normal ama zihninizin bir kısmı hâlâ mesajın içeriğiyle meşgul. Bu durum yeni göreve ayrılabilecek bilişsel kaynakları azaltır. Araştırmalar bu “kalıntının” 15–25 dakika boyunca etkisini sürdürebileceğini göstermektedir. Sophie Leroy’un 2009 yılında yaptığı deneylerde, yarım bırakılan bir görevden sonra yeni göreve geçen bireylerin performanslarının belirgin şekilde düştüğü gözlemlenmiştir. Zihin, görevler arasında temiz bir geçiş yapmaz; görevler üst üste biner.

Bildirimler, attention residue yani dikkat kalıntısı etkisini sürekli tetikleyen en önemli unsurlardan biridir. Çünkü genellikle  beklenmedik gelirler çoğu zaman acil gibi hissettirirler ve görevi yarım bırakmaya zorlarlar. Bu kesintiler küçük gibi görünse de etkileri büyüktür. Her bildirim, zihinsel bir bağlam değişimi yaratır. Bu bağlam değişimi ise bilişsel maliyet doğurur. Bir başka araştırmada, kesintiler sırasında bireylerin yalnızca mevcut görevde değil yeni görevde de performans kaybı yaşadığı görülmüştür.

Bildirimlerin dikkat üzerindeki etkisi yalnızca bilişsel değil aynı zamanda nöropsikolojiktir. Yeni bilgi, potansiyel ödül algısı oluşturur. Ödül beklentisi, dopamini tetikler. Dopamin de doğal olarak dikkati yönlendirmemize sebep olur. Yani her bildirim, beynin “Önemli olabilir” şeklinde yorumladığı bir sinyaldir. Bu nedenle dikkatimizi çekmesi tesadüf değil biyolojik bir zorunluluktur.

Attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisinin en güçlü olduğu durumlar, görevlerin yarım bırakıldığı anlardır. Bir işi tamamlamadan bırakmak; zihinde açık bir döngü oluşturur. Bu döngü sürekli "Geri dön” sinyali üretir ve kendi döngüsünde yeni göreve geçişi zorlaştırır. Bu durum psikolojide “Zeigarnik etkisi” ile de ilişkilidir yani tamamlanmamış işlerin zihinde daha fazla yer kaplaması.
Örneğin matematik problemi çözerken gelen bir mesaj, çözüm sürecini bölmekle kalmaz; geri döndüğünüzde problemi yeniden anlamanızı gerektirir. Veya başka bir örnek olarak emailleri kontrolü sırasında gelen sosyal medya bildirimi, hem e-postayı hem sosyal medya mesajını yarım dikkatle yapmanıza neden olur.  Son olarak şunu unutmamak gerekir; sosyal medyaya “Bir bakıp çıkacağım” düşüncesi aslında birçok dikkat geçişine yol açar.

Bilimsel literatür, insanların gerçek anlamda multitasking yani çoklu görev yapamadığını aslında hızlı görev geçişleri yaptığını ortaya koymaktadır. Bu geçişlerin her biri zaman kaybına, hata oranı artışına ve düşük performansa neden olur. Attention residue (Dikkat kalıntısı) bu sürecin görünmeyen maliyetidir.

Bildirim sistemleri tesadüfi değildir. Birçok dijital platform; kullanıcıyı daha uzun süre tutmak, etkileşimi artırmak ve alışkanlık oluşturmak amacıyla bildirimleri stratejik olarak tasarlar. Bu durum “Dikkat ekonomisi” olarak adlandırılır. Etik açıdan bakıldığında, bireyin dikkatinin sürekli manipüle edilmesi ciddi bir tartışma konusudur. Özellikle genç bireyler için bu durum daha kritik hale gelir.

Bilimsel araştırmalar bazı etkili yöntemleri tavsiye etmektedir. Bunlardan biri “Geri Dönüş Planı” oluşturmak. Burada bir görevi bırakmadan önce kısa bir not alma pratiğine dikkat çekilir. “Nerede kaldım?” , “Sonraki adım ne?”. Bu yöntem attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisini azaltır. Bir başkası bildirimleri gruplamak. Anlık yerine belirli zamanlarda bildirimleri kontrol etmek. Üçüncü sırada tek bir görev prensibi var. Aynı anda tek işe odaklanmak esastır. Dördüncü sırada derin çalışma blokları geliyor. 25–50 dakikalık kesintisiz odaklanma süreleri oluşturmanın verimliliğe etkisi bilimsel gerçekliktir. Sonrasında fiziksel ayrışma gelir. Telefonu farklı bir odada bırakmak gibi basit önlemlerin bile etkili olduğuna dikkat çeker yapılan çalışmalar.

Odak Rutini Uygulaması: Attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisini azaltmak için bu rutin uygulanabilir: Öncelikle hedef belirle. Örneğin  30 dakika matematik çalışmak. Bildirimleri kapat, tek göreve odaklan, süre bitince kısa not al, ara ver ve yeni göreve geç.
Bu model, zihinsel geçişleri daha temiz hale getirir.

Sürekli bildirimler yalnızca dikkatimizi dağıtmaz, onu parçalara ayırır. Bu parçalanma; performans düşüşü, öğrenme kaybı ve zihinsel yorgunluk olarak geri döner.

Attention residue (Dikkat kalıntısı) kavramı bize şunu açıkça gösterir; dikkat, bölündüğünde sadece azalmaz; verimsiz hale gelir. Bu noktada şu kritik soruyu sormakta yarar var; Dikkatinizi siz mi yönetiyorsunuz, yoksa bildirimler mi?

Kaynakça
Leroy, S. (2009). Why is it so hard to do my work?
https://cir.nii.ac.jp/crid/1360576121553268992?utm_source

Leroy, S. & Glomb, T. (2018). Tasks Interrupted
https://experts.umn.edu/en/publications/tasks-interrupted-how-anticipating-time-pressure-on-resumption-of/?utm_source

Attention Residue açıklamaları
https://www.aftertone.io/science/attention-residue?utm_source

Dikkat kalıntısı süresi
https://www.focustabs.org/science?utm_source

Dikkat sistemleri üzerine derleme
https://link.springer.com/article/10.3758/s13423-023-02325-y?utm_source

22 Nisan 2026 Çarşamba

Sıkılmayı Bilmeyen Çocuklar

Türkiye'de geçen hafta meydana gelen okul şiddeti olayları, salt bir güvenlik sorunu veya bireysel psikolojik kriz olarak değerlendirilmek için çok karmaşıktır. Söz konusu olaylar 2000'li yılların başlarından itibaren Türkiye'de yaşanan teknolojik, psikolojik,  sosyal ve kültürel dönüşümler  üzerinden incelenmelidir. Özellikle internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması, geleneksel aile yapısının dönüşümü, Z kuşağının dijital ortamda şekillenmesi, COVID-19 pandemisinin sosyal ilişkilere etkisi ve eğitim sistemindeki yetersizlikler; okul şiddetinin anlaşılması için kritik noktalardır. Bu yazıda psikoloji, sosyoloji ve nörobiyoloji disiplinlerinden yararlanılarak ayrıntılı bir analiz yapmaya çalıştım; müdahale ve önleme stratejilerine yönelik akademik temelli önerilere dikkat çekmeye çalıştım. Yazıyı aslında olayların gerçekleştiği hafta sonu hazırlamıştım ama hem kendim hem de toplum olarak sıcağı sıcağına bu gündemi değerlendirmede hata ve yanlışlara sebep olacağını düşünerek demlensin istedim. Okuyanlara katkısı olursa ne mutlu. 32 sayfaydı ham hali ama olabildiğince kısalttım. Elde ettiğim birçok veriyi internet üzerinden açık kaynaklardan sağladım. İçeriği oluştururken elde ettiğim verileri kendi cümlelerimle olgunlaştırdığımı düşünüyorum.
Mustafa Said Mert
Nisan 2026

Ülkemizde  Nisan 2026'da yaşanan okul saldırıları, kamuoyunu sarsmakla birlikte ülkede çok önemli bir tartışmayı başlatmıştır. Medya kuruluşları, siyasi aktörler ve akademisyenler bu olayları çeşitli açılardan değerlendirmişlerdir. Bazıları sorunu güvenlik boşluğuna bağlamış, fiziksel tedbirlerin artırılmasını savunmuştur. Bazıları ise bireysel psikiyatrik patolojiler üzerine odaklanmış, "ruh hastası" olmak ile şiddet davranışı arasında doğrusal bir bağlantı kurmuştur. Ancak yaşanan bu trajediler bana göre çok daha derin ve sistemik bir özelliğe sahip.

Şöyle bir geçmişe bakacak olursak eğer okul şiddetinin Türkiye'de hiç olmadığını söyleyemeyiz. Son beş yılda medyaya yansıyan olayların sıklığı ve dramatikliği, toplumsal bir değişimin işareti olarak değerlendirilmelidir. Bu değişim, tek bir faktörün değil birbirleriyle etkileşim içinde olan çok sayıda faktörün bir araya gelmesinin sonucudur. Bu noktada  COVİD-19 pandemisinin psikososyal etkileri ve hemen ardından patlarcasına hayatımıza giren yapay zeka teknolojisinin çarpıcı etkisini unutmamak gerek. Travmatik bir içe kapanış pandemisinin normalleşmeyle ilgili sağlıklı bir süreç yürütülmeden gerçeklik algısını bozacak bir teknoloji ile taçlandırılması. Tabi bu dönemleri ekonomik zorluklarla da harmanlanınca çocuklar ve gençler başta olmak üzere toplumun sanal ortamda yaşam sürme motivasyonu kendiliğinden gelişmiş oldu.

2000'li yılların başları Türkiye için bir dönüm noktası oldu adeta. Bu yıllarda internet yaygınlaşmaya başlamış, 2010'lara doğru sosyal medya fenomenine dönüşmüş, 2020 sonrasında ise dijital ortam, gençlerin yaşamının merkezi haline gelmiştir. Aynı dönemde şehirleşme hızlanmış, geniş aileler çekirdek ailelere dönüşmüş, kadınların iş gücüne katılımı artmış ve hızlı ekonomik değişimler yaşanmıştır. Bu sosyal ve teknolojik dönüşüm, çocuk yetiştirme süreçlerini köklü biçimde değiştirmiş, öğrenci profillini yeniden şekillendirmiştir. Toplum fark eder, hisseder ama ifade ederken zorlanabilir. Kelime dağarcığı ya da terminolojile ilgili yetersizlikleri olabilir ki bu bir kusur değildir, gayet doğal ve normal. Önemli ve öncelikli olan ben ve benim gibi toplumla ilgili kendince gayret içinde olan kişilerin bazı köşebaşlarını, dönüm noktalarını öne çıkarmals, vurgulaması. Özellikle 2010 sonrası ve 2020’li yılların başlarında kendini gösteren çocuk yetiştirme tarzındaki değişiklikler ve öğrenci profillerindeki değişimler tarih ve yöntemleri ile net bir şekilde köşede yerini almalıdır.

COVID-19 pandemisi, bu trendleri hızlandıran bir olay olmuştur. 2020-2022 yıllarında milyonlarca gençliği evlerine hapsedecek kilitlemeler, sosyal yaşamlarını dijital ortama taşımaya zorlayan eğitim süreçleri, sosyal ilişkilerin giderek daha ince ve seçici hale gelmesine neden olmuştur. Pandeminin sona ermesine rağmen bu eğilimlerin izi hâlâ görülmektedir. Pandeminin toplumsal normlardaki ilişki boyutu diyebilir miyiz bu incelik ve seçicilik haline? Ve gerçek ile sanal arasındaki geçiş noktalarından biri olarak görebilir miyiz? Bence iki sorunun da cevabı evet.

Yeni kuşağın dijital yerli olarak nitelendirilebilmesi için 2000'li yıllar itibarıyla Türkiye'de internet erişiminin nasıl şekillendiğini anlamak zorunludur. Türkiye'de ilk kablolu internete erişim 2000'li yılların başında, henüz çok sınırlı gruplar tarafından sağlanabiliyorken [1], 2010'a geldiğinde internetin etkisi önemli ölçüde artmıştı. Kütüphaneler, okul laborantları ve internet kafeleri, bir kuşağın çevrimiçi dünyaya ilk adımını attığı mekanlar olmuştu. Bu dönemde, sosyal medya henüz yolun başındaydı; Orkut, Hi5 ve Habbo Hotel benzeri platformlarda gençler sosyalleşmeye başlamışlardır. 2010-2015 arası dönem, sosyal medya devriminin dönemi olmuştur. Facebook ve Twitter, Türkiye'de kültürel bir fenomene dönüşmüşler, milyonlarca genç bu platformlara katılmıştır. Aynı zamanda akıllı telefonların fiyatları düşmüş, 3G ve 4G ağları yaygınlaşmıştır. 2015'den sonra ise Instagram ve SnapChat, özellikle görsel ve kısa form içeriğe dayalı platformlar başat hale gelmiş, TikTok'un 2018 sonrasında doğuşu bu eğilimi perçinlemiştir [2]. Bu teknolojik dönüşüm, sadece "Araç" değişimi değildir. Her platform, farklı sosyal normlar, farklı davranış kültürü, farklı kimlik sunumunun mümkün hale gelmesi anlamına gelmektedir. Orkut'taki "gerçek" profil ile TikTok'taki "Performatif Avatar” , iki tamamen farklı sosyal deneyim ortaya koymaktadır. Bir önceki paragrafta incelik ve seçiciliğin önemli iki geçiş noktası olmasına dikkat çekmiştim ya sanal ve gerçeklik arasındaki işte bu paragrafta da sosyalleşmede olmazsa olmazımız olan kimlik ve norm kavramları ile ilgili güçlü, keskin değişime dikkat çekiyorum. 

Türkiye'de son 30 yıl içinde gözlemlenmiş en dramatik sosyolojik değişim, aile yapısının köklü biçimde dönüşümüdür. 2000'li yılların başında, hâlâ geniş ailelerin yaşam tarzı Türkiye'nin birçok bölgesinde yaygınken [3], bugün çekirdek aile (ebeveynler ve çocuklar) modeli, şehirli gençlerin temel aile tipidir. Bu dönüşüm, çocuk yetiştirme biçiminde radikal sonuçlara sebep olmuştur. Sosyal destek sisteminin azalması bağlamında, geniş ailede çocuk, istese de istemese de, teyze, enişte, büyükanneyle etkileşim içinde kalırken günü kurtaran davranış birden fazla yetişkin tarafından şekillendiriliyordu. Çekirdek ailede ise bu sorumluluk tamamen ebeveynlere düşmektedir ve hemen hemen tüm ebeveynler bu sorumluluğun ağırlığı altında ezilmektedir. Ebeveyn psikoeğitiminin eksikliği de  da önemli bir faktördür. Geçmişte çocuk yetiştirme bilgisi, ana baba tarafından torunu olduğu dönemde öğrenilmekte, bu bilgi nesilden nesile aktarılan, deneme yanılma yoluyla bir protokol durumuna geliyordu. Çekirdek ailede ise her ebeveyn kendi deneyimi ile başlamak zorunda kalmakta, çoğunlukla çocuk psikolojisi bilimi ile tanışmamaktadır. Farkındasınızdır ya da değilsinizdir ama “Kuşak Çatışması” olgusu işte tam da bu boşluğa dikkat çekmektedir. Benim seminerlerde vurguladığım noktalardan da biridir bu; evlenmeyi bilmediğimiz gibi çocuk yetiştirmeyi de bilmiyorum. Burada kişiye özel bir vurgu yapmıyorum, toplumsal bir alışkanlığa, zihniyete dikkat çekiyorum. Geniş aile ideal olan mıydı? Çekirdek aile ideal olan mı? Günün ihtiyaçlarına göre değişmesinde ve uygulanmasında boşluklar, avantajlar ve dezavantajlar vardı mutlaka ama biz toplum olarak 2010’lu yıllarda bunu tüm gerçekliğiyle yaşadık.  Artan ebeveynlik stresi de bu tablonun önemli bir bileşenidir. İşte gittiğinde çocuğa kim bakar ? Ekstra ders, spor antrenmanı, hastalık durumunu kim takip eder ?  Çoklu rol yükleri altında birçok ebeveynin kronik stresi artmaktadır ve bu stres çocuğa iletilmektedir. Dijital bakıcının doğuşu bağlamında, ebeveyn stresini hafifletmek için tablet ve cep telefonları bakıcı rolüne bürünmüşlerdir. Sessiz bir saat Youtube videosu izlemek aslında ebeveynin rahatlığı için geçici bir çözüm olmakla birlikte çocuğun zihinsel gelişimi açısından eksik bir tercih olmaktadır. Çocuk yetiştirmede teknolojik cihazlar önemli ve olmazsa olmaz araçlar mıdır? Yoksa bizler ebeveynleri olarak bu araçların sunduğu konfora anlam yükleyerek asıl olan “Yetiştirme” amacından saparak “Günü kurtarma” yolundan mı ilerliyoruz? Süreç kendi içinde bağlantılarla dolu. Her paragrafta bu bağı koparmadan devam etmeye çalışıyorum.

2000'li yıllardan günümüze Türkiye'de kadının iş gücüne katılım oranı artmıştır [4]. Bu durum eşitlikçi ve emniyetçi bir gelişme olmakla birlikte, kurumsal bakım ve eğitim desteğinin yeterli olmadığı bir ülkede ne yazık ki zaman yoksunluğu ile sonuçlanmıştır. Hem annesi hem babası çalışan bir çocuk, günün büyük bölümünü okul ve ders dışı faaliyetlerde harcamakta, ebeveyn çocuk nitelikli zamanı radikal biçimde azalmaktadır. Akşam eve döndüğünde ev içi sorumluluklar, yorgunluk ve ev ödevleri çoğunlukla konuşmaya vakit bırakmamaktadır. Bu dönemin çocukları, saat başına denetleyen fakat konuşmayan ebeveynlerle yaşamıştır. Sonuç ne yazık ki çocuğun duygularını ebeveyn ile paylaşma fırsat ve motivasyonunun azalmasıdır. Bu durum birçoğunuzun bizzat yaşamakta olduğu bir süreç ve bugün de devam ediyor olabilir. Kendiniz evladınızla yaşamıyorsanız torununuzda, yeğeninizde, akrabanızda, komşunuzda gördüğünüz, duyduğunuz, işittiğiniz bir yaşam tarzı haline geldi. Önceki bölümde dikkat çekmiştim geleneksel aile yapısı ile çekirdek aile yapısına. Geleneksel aile yapısı çok mu idealdi? Yoksa… Verdiğimiz ve vereceğimiz cevaplar gerçekçi olmak zorunda. Düşünün lütfen. Yazıya gerekirse ara verin. Kuşaklar arası kültürel, sosyolojik geçişte bilişsel ve davranışsal aktarımda ne kadar başarılı olduk? 

Türkiye'nin 2000 yılında nüfusunun yüzde 64'ü kentleşmişken, 2023'te bu oran yüzde 91'e ulaşmıştır [5]. Bu hızlı ve çoğunlukla plansız bir kentleşmedir. Köylerinden gelen insanlar geniş şehirlerde kendilerini bulmuş, mahalle bağlarından yoksun apartman hayatına geçmiştir. Bu değişim çocuk yetiştirme biçimine direkt etki etmiştir. "Balkon Çocuğu"nun doğuşu bağlamında, eskiden sokakta oyun oynayan çocuklar yüksek apartmanlarda balkonla sınırlandırılmıştır. Sokak güvenliği endişesi ve trafik korkusu çocukları dış ortamdan içeri çekmiştir. Sonuç olarak içinde yaşamadığı bir toplulukla bağ kuramayan, mahalle arkadaşını tanımayan bir çocuk profili ortaya çıkmıştır. İlgisizlik bağlamında, geniş şehirlerde bir ailede problem yaşanırsa mahalle esnafı, komşu teyze veya muhtarlık herhangi bir müdahalede bulunmamaktadır. Mahremiyet korunmuş ancak yalnızlık derinleşmiştir.

Z kuşağı (1997-2012 doğumlu) dijital yerli teriminin tam olarak uygulandığı ilk nesil olmuştur [6]. Bu nesil için internet bir lüks değil yaşamın bir parçasıdır. Yeri gelmişken belirtmek isterim, günümüzde yapay zeka teknolojisinin gelişmesi ile birlikte internet teknolojilerinin bir araç olarak değil de bir organ olarak kabul edilip edilmemesi tartışılmaktadır. Z kuşağı için dijital ortam yalnızca bilgi kaynağı veya iletişim aracı değildir. Kimlik oluşturmanın, sosyal onayın, statü kazanmanın ve hatta varoluşsal anlamın kurucu yanıdır. Bir Z kuşağı bireyinin cep telefonundan alınması ona kar zarar edilmiş bir ruh hali verebilir çünkü telefon onun sosyal varlığının kristalize edilmiş biçimidir. Düşünsenize siz 1980’li ya da 1990’lı yıllarda doğmuşsunuz. Hayatınızda hangi aracın böyle bir karşılığı oldu? Spora, sanata veya siyasete ilginiz, tutkunuz varsa daha derin, anlamlı karşılıkları olurdu sizde ama varlık yokluk çatışması yaşatacak eşiklere sürüklemesi mümkün mü? Acaba teknolojinin gelişmesi ile birlikte sunulan imkanlar, çocuklarımızın hakkı olan ve hareket alanı oluşturan psikolojik çemberleri, mahrem alanları daralttı mı? Sabah gözünü açınca kendi başına, doğal uyaranlarla zamanını değerlendiriyor mu çocuğunuz, genciniz? Yoksa teknolojik bir ürüne mi yöneliyor? Sosyal medya platformları beğeni mekanizması aracılığıyla davranışsal psikolojinin güçlü araçlarını yaşlı nesilden gizli tutmuş gibi görünmektedir. Her platform paylaşımı, fotoğrafı veya videosu beğeni metriğiyle değerlendirilmektedir. Bu metrik çocuk ve ergenlerin dopamin sistemine doğrudan etki etmektedir [7]. Dopamin, beyin tarafından ödül beklentisinde salgılanan bir nörotransmitterdir. Sosyal medyada bir beğeni geldiğinde dopamin piki yaşanır ancak bu pik kısa süreli ve çabuk çökmektedir. Böylece döngü yeniden başlamakta çocuk,genç sonraki beğeniyi beklemektedir. Bu mekanizma davranışsal bağımlılık dinamiklerinin besleyicisidir. Kumarın, uyuşturucunun veya diğer bağımlılıkların kullandığı döngü sosyal medya tarafından yasallaştırılmış ve meşrulaştırılmış biçimde gençlik dönemine etki etmiştir. Sosyalleşmenin büyülü etkisi olan beğenilme, ilgi görme eşiği geçmiş kuşakların imtihanı iken bugünün çocuklarında, gençlerinde bu ikisinin yanına çok takipçili olma eklenmiştir. İnsan, değerleri yozlaştıkça benliğinden uzaklaşır. Benliğinden uzaklaşan insanın elindeki araçlar güçlü olsa bile değerlerden uzaklaştığı için kişinin kendine has bilişsel, duygusal ve sosyal riskler artmaya başlar. Bu riskler 1980’li ve 1990’lı yıllarda doğan hatta onlardan önceki kuşaklar için bile kademeli olarak daha azdı. Bu da bizim sanal ile gerçeklik arasındaki geçişlerimizde önemli noktalarımızdan biri.

Sosyolog Erving Goffman'ın benlik sunumunun dramaturjisi konsepti sosyal medya döneminde şiddetle yükselen bir anlam kazanmıştır [8]. Gerçek hayatta bir birey belirli bağlamsal rollerle yani okulda öğrenci, evde çocuk, futbol sahasında sporcu olarak dengeli bir kimlik sergilemektedir. Sosyal medyada ise bu rol çoğalır ve ideal ben (idealized self) olarak sunulan bir avatar ortaya çıkar. Profil fotoğrafı, bio, paylaşılan hikâyeler hepsi birey tarafından titizlikle seçilmiş en iyi açıdan sunan gösterimleridir. Ancak bu ideal ben ile gerçek ben arasındaki fark çocukluk ve ergenlik döneminde çoğunlukla tolere edilemeyecek kadar büyüktür. Sonuç kimlik çatışması ve kendini suçlama duygularıdır. "Neden insanlar fotoğrafımdaki kişiyi seviyorsa beni sevmiyor?" Çocuğun kendi değerinin algısı sosyal medyada nasıl görünür olduğuna bağlıdır. Farkındaysanız yazı içinde yeni bir tartışma konusu bu… Geçmiş dönemlerde sosyal dışlanma; okulda veya sokakta yaşanan, belli saatlerle sınırlıydı. Bir çocuk öğle arası dışlanabilirdi ancak eve gidince internette onu dışlayan grubun sesi ulaşmazdı. Bugün sosyal dışlanma 7/24 devam etmektedir [9]. Bir grup çocuğu WhatsApp grubundan çıkarabilir, TikTok'ta comments kapatabilir, Instagram'da unfollow edebilir. Bu dışlanmanın aşaması gidivermez, her sınıf arkadaşı bir beğeni ile bunu kutlayabilir. Sosyal dışlanmaya maruz kalan çocukların bir kısmının internete çıkarak başka bir anonim hesapta güçlü bir kimlik inşa etme çabası ortaya koyduğu görülmektedir. Bu gücü nasıl ifade edeceklerini bilemeyen bir kısmı ise rekabetin zıtlaşma haline döndüğü bir alana girmektedir. Tanıdık geliyor mu?
Z kuşağı sosyal medya aracılığıyla milyonlarla bağlantı kurabilir ancak bir yemek masasında göz kontağı kuramayabilir. Yazılı iletişimde hızlı ve zirve olabilir ancak telefonla bir konuşmadan korkabilir. Bu durum ayna nöronların giderek uyarılmaması, pasif kalması ile açıklanabilir [10]. Ayna nöronları yüz yüze insan etkileşiminde özellikle mimik ve jest gözlemlerinde aktivize olur. Ekran odaklı iletişimde ise bu nöronlar çok daha az aktif hale gelmektedir. Sonuç empati kapasitesinin zayıflamasıdır. Bu şiddet açısından kritik bir koşuldur çünkü ötekinin acısını hissedebiliyorsa onu zarar verme ihtimali azalır. Adım adım ilerlediğimiz psikososyal süreçlerde yüzümüze tokat gibi vuran okul saldırılarının altyapısını oluşturan bilişsel, duygusal ve davranışsal nedenlerden biri diyebilir miyiz? 

2020-2022 yıllarında Türkiye dahil dünya genelinde gençlerin büyük bölümü kilitlenmiş (lockdown) durumda yaşamıştır [11]. Okul sosyalleşme mekanı olmaktan çıkmıştır. Gençlerin sosyal yaşamı tamamen dijital ortama taşınmıştır. İlk ay veya iki ay bu durum yeni ve ilginç görünmüş olabilir ancak aylarca süren izolasyon gençlerin ruh sağlığına ciddi etki etmiştir. Depresyon ve anksiyete vak’aları artmış uyku bozuklukları yaygınlaşmış öğrenci intiharlarında bir artış kaydedilmiştir [12]. Pandemi sona erdikten sonra dahi bir kısım genç dış dünyaya çıkmaya direnir. Agorafobik semptomlar, sosyal anksiyete ve evde kalmayı tercih etme gibi davranışlar pandeminin uzun dönem etkileri olarak kalıcılaşmıştır. Pandemi ekran süresi konusundaki  oyunun kurallarını da tamamen değiştirmiştir. Uzaktan eğitim zorunlu hale geldiğinde ailelerin ekran süresi azaltma prensipleri çökmüş, her ebeveyn teslim olmuştur. Saat 09:00'dan 17:00'ye bilgisayarla ders ve hemen ardından sosyal medya, oyunlar Youtube. Sonuç olarak gün boyu ekran. Pandemi sona erdikten sonra bu alışkanlık kırılmamıştır. Gerçekte normalleşmiştir. Ebeveynler "Peki çocuğun 8 saat ekran süresi varsa...?" düşüncesine alışmışlardır. Bu bağımlılığın nörolojik etkileri ciddidir. Beyin hızlı görsel uyarımlara alışmış bozulmuş; yavaş okuma derin odaklanma veya sabır gerektiren aktivitelere dayanamaz hale gelmektedir [13]. Ki günümüzde pandemiye maruz kalmamış, pandemi sonrası doğmuş çocuklarımızda bile ailelerin tutumlarının buna benzer şekilde olduğunu görmüyor muyuz? Pandeminin yaşamımızda onulmaz bir yara oluşturduğu ve bizim bunu normalleştirdiğimiz gerçeği sizce bizi daha ne kadar etkileyecek?  Kaç yıl? Belki bir asır mı? Küçümsenmeyecek değişimler bunlar. Siz ve sizin çocuklarınızda değişmesi çok zor. Üçüncü kuşakta mümkün mü? Mümkünse nasıl? Ergenlik zaten hassas bir dönemdir. Kimlik arayışı, akran baskısına karşı duyarlılık ve duygusal değişkenlik ergenliğin normal özelikleridir ancak bu krizler pandemi öncesinde fiziksel ve sosyal ortamda yaşanırken pandemide tamamen dijitalleşti. Bir ergen kendi değerini sosyal medyada nasıl göründüğüne bağlamak zorunda kaldı. Ruh sağlığı uygulamaları ve danışmanlık hizmetlerine hiç erişemedi. Ebeveynleri kendi krizleri (İş kayıpları, ekonomik belirsizlik, sağlık korkusu) altında çocuğun psikolojik durumuna dikkat edemedi. Sonuç bir neslin tedavi edilmemiş travma ve ergenlik krizi ile çıkması olmuştur. Okul saldırılarında bulunanların bu psikolojik sorunları yaşıyor olma ihtimalleri sabah akşam konuşuldu. Buradaki amacım bilim temelli öncesini ve sonrasını okuma becerimizi arttırmak.
Sosyolog Raewyn Connell hegemonik erkeklik (hegemonic masculinity) kavramını erkekler arasında pekişen hiyerarşik ilişkiler olarak tanımlamıştır [14]. Bir toplumda ideal erkek tanımı, belirli bir model etrafında kurulan diğer erkeklik biçimlerini marjinal hale getiren bir yapıdır. Türkiye'de geleneksel hegemonik erkeklik modeli besleyen, koruyucu, duygularını gizleyen, güç ve zorlanma ile tanımlanmıştır. 2000'li yılların başında bu model hâlâ güçlü iken günümüzde çevresel etmenler değişmiş olsa da özünde hâlâ işlevseldir. Ancak Z kuşağında bu modelin bir dijital versiyonu ortaya çıkmıştır: "Redpill" ideolojisi, "İncel" kültürü, "Sigma erkek" mitolojisi gibi dijital ortamda oluşmuş yeni hegemonik erkeklik biçimleri geleneksel modelden daha radikal ve daha şiddet eğilimli bir karakter taşımaktadır. Türk kültüründe erkek çocuğa erken yaşlarda ağlamama öğretilmektedir. "Erkek adam ağlamaz" söylemi nesiller tarafından pekiştirilmiştir [15]. Bunun sonucunda erkek çocuğun duygularını ifade etme kapasitesi erken aşamalardan itibaren baskılanmaktadır. Öfke, keder, korku, yalnızlık gibi duygular erkek çocuk tarafından içinde tutulmaya başlanır. Bunun yerine sabitlik, sağlamlık ve güç ifadesi teşvik edilir. Ergenliğe gelindiğinde bu bastırılmış duygular bitmek bilmeyen bir içsel basınç oluşturmaktadır. Şiddet bu bastırılmış duyguların ifade edilmesinin en güçlü biçimidir. Toplumun normları arasında yer alan bu öğrenmelerin, erkek çocukta bilişsel ve davranışsal problemlere sebep olabileceği ihtimalini küçük göremeyiz. Hem aile içinde hem de sosyal çevrede bu problemlerle karşılaşılabilir. Z kuşağı erkekleri sosyal medyada romantik reddedilme konusunda önceki kuşaklardan çok daha fazla semptom yaşayan bir yapıya sahiptir. Romantik başarı sosyal medyada görünür hale gelmiş (İlişki mesajları, çiçek fotoğrafları) reddedilme ise sosyal medyada "ilan" edilmiş olur. Bu da kültürün normları arasında yer alan iki kavram olarak önümüze çıkmış oluyor. "İncel" kültürü tam da bu noktada ortaya çıkmıştır. İncel (involuntary celibate) yani cinsel olarak pasif olan erkeklerin oluşturduğu özellikle çevrimiçi topluluklar reddedilmeyi "kadınların hıyaneti" olarak nitelendirmekte, kadın karşıtı ideoloji yaymaktadır [16]. Bu ideoloji radardan çıkan sosyal olarak dışlanmış erkek ergenleri güçsüz bir duruş yerine kezzap ve silah ile güç göstermek için yetkili hale getirmektedir. Duygu ve düşünce arasındaki geçişlerin davranışlara yansımasına bakar mısınız? Bir kültürde erkekliğin nasıl tanımlandığı neden ve sonuçlarında çok önemlidir. Türkiye'nin bazı bölgelerinde erkeklerin, rakibi hedef alan av hayvanları gibi algılanması çoğunlukla sosyal medyada güçlü erkek imajı ile yoğunlaştırılmıştır. Sosyal medyada erkeklik ile şiddet arasında yapılan bu bağlantı sonuç olarak sosyal olarak pasif ve dışlanmış ergenleri şiddete karşı moral direnci zayıflatan bir ideoloji ile karşı karşıya getirmektedir. Okul saldırılarında, Telegram gruplarındaki içeriklerin etkisini bu kültürle bağdaştırabiliriz diye düşünüyorum.  Nörobiyolojik araştırmalar beyin gelişiminin 25 yaşa kadar tamamlanmadığını ortaya koymaktadır [17]. Özellikle prefrontal korteks yani dürtü kontrolü, risk değerlendirmesi, uzun vadeli sonuç tahmini ve empati gibi fonksiyonlardan sorumlu bölge son olarak olgunlaşan alandır. Bu nörolojik gerçeklik ergenlerin doğal olarak impulsif yani dürtüsel davranışlara yatkın olduğunu, risk değerlendirmesinde zayıf olduğunu, duygusal tetikleyicilere aşırı tepki verme eğiliminde olduğunu, arkadaş baskısına diğer yaş gruplarından daha savunmasız olduğunu ortaya koymaktadır. Bu doğal nörolojik durum olumsuz çevresel faktörlerle (sosyal izolasyon, siber zorbalık, radikalleşme) kombinasyonunda şiddet eyleminin riski önemli ölçüde artmaktadır. Ayna nöronları, yüz yüze sosyal etkileşimde özellikle ötekinin yüz ifadesi, jest ve davranışları gözlemlediğinde uyarılan nöronlar grubudur [18]. Bu nöronlar benlikte yapanın aynı deneyimi yapıyor hissi uyandırır. Bu mekanizma empatinin nörolojik altyapısıdır. Ekran odaklı, iletişim özellikle metin tabanlı iletişim bu ayna nöronlarını çok az uyarır. Yüz yüze konuşmada baktığınız insanın ifadesini okursunuz, yazılı metinde sadece kelimeleri okursunuz. Z kuşağı sosyal medya aracılığıyla milyonlarla bağlantı kursa da gerçek insan kontağının azlığından nörolojik düzlemde empati zayıflaması yaşamıştır. Okul saldırılarını gerçekleştirenlerden birinin 14 diğerinin 18 yaşında olduğunu hatırlatarak bu nörolojik süreci tekrar okumanızı isterim. 
Sosyal medya algoritmalarının dopamin sistemine olan etkisi artan şekilde araştırılmaktadır. Beğeni, follow, comment gibi tüm ödüllendiriciler kısa ve keskin dopamin dalgaları üretmektedir. [19]. Bu mekanizma oyun makinası dinamiklerine benzer. Bazen kazandığınız halde hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz tamam mı yoksa devam mı demeniz gerektiğini. Bu belirsizlik kullanıcıyı bir sonraki adıma yöneltir. Beyin bu yapay ödül döngüsüne alışırsa gerçek yaşamdaki ödüllendiriciler yani arkadaşlık, akademik başarı, manevi tatmin yetersiz hale gelmeye başlar. Sonuç olarak  gerçek hayattan giderek daha fazla izolasyon, dijital ortama daha fazla odaklanma döngüsüdür. Olaylar nasıl da birbirine zincilerle bağlanmış gibi ilerliyor değil mi?
Bir çocuk erken çocuklukta ciddi travmaya maruz kalırsa yani aile içi şiddet, istismar, ihmal, ani kayıplar gibi olaylar ile beynin amigdala yani duygu işleme ve tehdit tepkisi ile hipokampus  yani bellek oluşturma gelişimi sekteye uğrar [20]. Bu kompleks travma yani karmaşık travma sonrası stres bozukluğu,  kişide dünyanın her zaman tehlikeli olduğu inancının gelişmesine, duygusal uyuşmaya yani hem kendinin hem ötekinin acısına karşı duyarsızlığa, saldırgan tepki örüntülerine yani tehdit algılanır algılanmaz savaş modu aktivasyonuna,  kendine zarar verme / ötekine zarar verme eğilimleri yaratmaktadır. Bu bireyler okulda problemli öğrenci olarak işaretlenir ancak çoğunlukla sorununun kökeninde bu travma yatmaktadır. Bir çocuğun ebeveynleri arasında fiziksel şiddete tanıklık etmesi o çocuk tarafından doğrudan yaşanan travma kadar travmatik olabilir [21]. Özellikle ergenlik döneminde bu müdahale etme çabası (özellikle erkek çocuk) kendisini ebeveyn ile fiziksel çatışmaya maruz bırakabilir. Bu ortamdan büyüyen gençler çatışma çözüm mekanizması olarak şiddeti içselleştirmiş olarak büyümektedir. Anlamlı bir şekilde, mantıksal bağlamda psikolojik, sosyal ve nörolojik olguları ele alarak yorumlamaya devam ediyorum. Pandemi zaten gergin olan birçok aile dinamiklerini daha da gerilimli hale getirmiştir [22]. Ekonomik belirsizlik, sosyal izolasyon, sınırlı alandan çıkılamaması gibi tüm bu faktörler aile içi çatışmaları şiddetlendirmiştir. Gençler kendilerini ev hapsinde bulurken ebeveynlerin stresi ve öfkesi ev ortamını bir basınç düzeneği haline getirmiştir. Bu ev ortamından kaçan gençler, sosyal medyaya sığınmış orada radikalleşme ve şiddet yanlısı gruplarla karşılaşabilmiştir. Unutmayın, sanal ortam ile gerçek ortam arasındaki ortak kavramlardan, noktalardan ikisi önümüze çıkıyor burada; oyun ve sosyalleşme arzusu. Çocuklar ve gençler evdeki bu ve benzeri ortamlardan kurtulmak veya kaçmak için kendilerini sanal oyunlarda veya arkadaşlık kurabilecekleri uygulamalarda buluyorlar ki bu uygulamalar genelde tematik gruplar oluyor. 
Türkiye'de 2000'li yıllar itibarıyla merkezi sınav sistemi (YGS, LYS sonra YKS) giderek daha merkezileşmiş daha baskılayıcı hale gelmiştir [23]. Lise sonundaki bir öğrenci üniversite sınavına girmek için muazzam bir akademik baskı yaşamaktadır. Bu baskı öğrencilerin ruh sağlığına direkt etki etmektedir. Anksiyete bozuklukları, uyumsuzluk, akademik başarısızlık kaygısı ve hatta intihar düşünceleri özellikle sınava yakın dönemlerde artmaktadır [24]. ABD'de standart olan oran her 250 öğrenciye bir okul psikoloğudur [25]. Türkiye'de bu oran çok daha kötüdür ve pek çok okul hiç psikolojik danışman görmemektedir. Bu durum psikiyatrik sorunların erken dönemde tespit edilememesine, şiddet davranışının uyarı işaretlerinin görmezden gelinebilmesine, sosyal olarak dışlanmış ve psikiyatrik desteğe ihtiyacı olan öğrencilerin boşlukta kalmasına neden olabiliyor. Türkiye'deki öğretmenler kalabalık sınıf mevcutları, bürokratik yükler, düşük sosyal statü ve fiziksel şiddet riskinden kaynaklı çok ciddi bir tükenmişlik yaşamaktadırlar [26]. Tükenmişlik içindeki bir öğretmen, öğrencilerin duygusal ihtiyaçlarına duyarlı olamaz. "Bugün bu çocuk ağlıyor muydu? Ağlıyorsa neden ağlıyordu?" sorusuna tükenmişlik içinde olan bir öğretmen dikkat etmek için enerji bulamaz. Eğitim sistemimizde rehber öğretmenlerin varlığı, sayısı, yetkileri ile birlikte sınıf öğretmenleri ve branş öğretmenlerinin yetkilerinin arttırılması, var ise daha işlevsel hale getirilmesi ve bunun için önceliği ve önemi olmayan bürokratik ki halk diliyle kırtasiye işlerinin öğretmenler ve eğitim sisteminin işleyişi için kısıtlayıcı, gerici etkisinin ortadan kaldırılması bir elzemdir. Konumuz öğretmen odaklı olmadığı için bu kısımda temas ediyorum sadece. Ayrıntıya girdiğimizde işlememiz gereken konuyu dağıtacağı için burada noktalıyorum.
Araştırmacı Barry Levin okul katliamlarını gerçekleştirenlerin profillerini incelemiş ve ortak bir örüntü tespit etmiştir: Kronik sosyal dışlanma [27]. Bu bireyler çoğunlukla ne zorbalar ne de zorbalığa uğrayanlar olarak tanımlanmıştır.Öğretmenlerin radarına girmemiş, yardım sistemi tarafından önemsenmemiş, akranları tarafından görünmez  olmuşlardır. Evdeyse çoğunlukla aile tarafından ihmal edilmiş, sosyal medyada gücünü geri kazanmaya çalışmıştır. Bu görünmez öğrenciler birçok okuldaki milyonlar arasında kaybolmaktadır. Şiddet içerikli video oyunları filmler ve sosyal medya içerikleri Z kuşağının normalizasyon ortamıdır [28]. Bir çocuk ilkokulda saatlerce "Grand Theft Auto" veya "Call of Duty" oynamış, öldürme, patlama ve kan görmüşse bu normalizasyon gerçek hayattan farklılaşır mı? Akademik camiada bu konuda tartışmalar devam ediyor. Bazı araştırmacılar şiddet oyunları ile gerçek davranış arasında doğrudan nedensellik bulurken diğerleri bunu reddederler [29]. Ancak uzlaşılan nokta şu; şiddet oyunları tek başına şiddete yol açmasa da diğer risk faktörleriyle kombinasyonunda bu riski belirgin ölçüde artırmaktadır. Sosyal medya algoritmaları benzer içeriği kullanıcıya sürekli sunarak işlev görürler. Bir kullanıcı bir kez radikal ideoloji içeriğine tıklamışsa, algoritma benzer içeriğin daha fazlasını sunmaya başlar. Bu filtre balonu olarak bilinir [30]. Bu mekanizma aşırılıkçı ideolojilerinin de hızlı bir şekilde bireyin tüm bilgi evrenini işgal etmesine yol açmaktadır. Hani daha önceki paragrafta bahsetmiştim ya kadınların ihanet ettiğini düşünmeye başlamalarından. İşte o düşünce yapısı bir noktadan sonra ideoloji etkisi yaratabiliyor ki süreci tümüyle izah eden bir yaklaşım olmasa bile kimlik arayışı sürecine etki eden, altyapı mı dersiniz yoksa arka plan mı dersiniz ama bulunduğu noktada etkili, önemli bir olgu olarak önümüze çıkıyor. Özellikle Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırısının failinin cinsel kimlik arayışı süreci ile ilgili medyaya yansıyan içeriklerde neye dikkat çekiliyordu? Biyolojik cinsiyetinin yanı sıra farklı tutum ve davranışları olduğuna. Ergenlik döneminin bilişsel ve duygusal gelgitlerini besleyen bir olgu olarak koyduk kenara. Erken uyarı işaretleri çoğu zaman saldırıdan önce görünür hale gelmektedir. Sosyal geri çekilme, yoğun öfke ifadeleri, ölüm veya şiddet temalı çizimler, silah veya saldırı içeriklerine aşırı ilgi, tehdit içerikli sosyal medya paylaşımları ve ani davranış değişiklikleri bu işaretler arasında sayılmaktadır. Ancak bu belirtiler çoğu zaman ya normal ergenlik davranışı olarak yorumlanmakta ya da fark edilmemektedir. Bu nedenle öğretmenler, aileler ve akranlar için erken uyarı işaretlerini tanımaya yönelik eğitimlerin yaygınlaştırılması kritik öneme sahiptir. Çünkü okul saldırılarının önemli bir kısmında failin önceden sinyal verdiği bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur.
Yazının sonuna gelirken bilimsel çalışmalara, kavramlara ve olgulara bağlı kalmaya özen gösterdiğim ve dikkatinizi çekmesi için paragraf sonlarında altını çizdiğim psikolojik, sosyolojik ve teknolojik sebepler ve sonuçlar üzerinden süreç okumasına katkı sağlamaya çalıştım. Başta da belirttiğim gibi bu yazıyı akademik çalışmalara katkı sağlaması veya sahadaki profesyonellere yön gösterme amaçlı hazırlamadım. Tek bir amacım var o da bu toplumun her ferdinin farkındalığına katkı sağlamak. Yaşanan olayların dramatik ve travmatik etkisini toplum olarak yaşadık ve yaşıyoruz. Ama ilk şoku atlattıktan sonra adeta kakafoniye dönen sosyal alanlarımızdansa sakin bir şekilde, etraflıca ele almak önemlidir diye düşünerek yola çıktım. Bu noktada yalnızca risk faktörlerine değil koruyucu faktörlere de dikkat çekmek gerekir. Araştırmalar göstermektedir ki güçlü akran ilişkileri, güvenilir bir yetişkinle kurulan bağ, okul aidiyeti ve anlamlı sosyal faaliyetlere katılım; şiddet davranışını azaltan en önemli koruyucu unsurlar arasında yer almaktadır. Bir öğrencinin en az bir öğretmenle güven ilişkisi kurabilmesi, risk faktörlerinin etkisini ciddi ölçüde azaltabilmektedir. Aynı şekilde spor, sanat, gönüllülük faaliyetleri gibi alanlarda aktif olan gençlerin hem empati kapasitesinin arttığı hem de kimlik gelişimlerinin daha sağlıklı ilerlediği görülmektedir. Bu nedenle okul şiddeti yalnızca risk faktörlerinin azaltılmasıyla değil aynı zamanda koruyucu sosyal alanların artırılmasıyla da ele alınmalıdır.

Sonuç olarak;
Okul şiddeti salt bir güvenlik sorunu olmaktan çıkmıştır. Söz konusu olaylar Türkiye'nin neredeyse 30 yıldır yaşadığı psikolojik, sosyolojik ve teknolojik dönüşümün olumsuz yansımasıdır. Olayları yorumlarken ve çözüm geliştirirken tek boyutlu yaklaşmamak gerekir. Fiziksel güvenlik tedbirleri gereklidir ancak uzun vadede  yetersizdir. Psikolojik destek gereklidir ancak bireye takılı kalmamalı, sosyal psikoloji alanı değerlendirilmelidir. Teknoloji düzenlemesi gereklidir ancak kısıtlama, sansür ile bilinç gelişir mi? Zor hem de çok zor.

Asıl çözüm okul, aile toplum ve devlet tarafından gençlerin görülmeleri, duyulmaları ve ait hissetmeleri için normların gözden geçirilmesidir. Pandeminin sosyal ilişkileri parçaladığı, şiddet içerikli medyanın empatik kapasiteyi zayıflattığı, algoritmalar tarafından kutuplaştırıldığı bir dönemde önceki kuşaklar tarafından oluşturulan normların bilinçli ve planlı bir şekilde gözden geçirilmesi şarttır. Aksi halde okul saldırıları bireysel çılgınlıklar olarak değil sistematik bir çözülmenin periyodik kriz biçimi olarak devam edecektir.

Uzun Vadede Katkısı Olacağını Düşündüğüm Uygulamalar
Sosyal duygusal öğrenme programları tüm eğitim seviyelerinde zorunlu hale getirilmelidir. Öğrencilerin duygularını tanımlaması, ifade etmesi düzenlemesi ve başkasının duygularını anlama kapasitesini geliştirilmesi eğitim sisteminin olmazsa olmazlarından biri haline getirilmelidir. Var olan programın uygulanması noktasında daha dinamik, ebeveynleri de içine alan zorunlulukları olmalıdır. Yine okullarda düzenli ebeveynlik beceri eğitimleri, çalışan ebeveynlerin de katılabileceği zaman dilimlerinde sunulmalıdır. Araştırmalar bu program türlerinin çocuk şiddeti ve davranış sorunlarını yüzde 30-40 azalttığını göstermektedir. Bunun farkındayız hepimiz ama uygulama ile ilgili noktalardaki aksaklıkların ortadan kaldırılması için keskin dokunuşlara ihtiyacımız var.
Her okulda mutlaka rehber öğretmen istihdam edilmeli. Ayrıca birden fazla profesyonelden oluşan tehdit değerlendirmesi yapabilen ekipler oluşturmalıdır. Bu ekipler dikkat çeken davranış ve tehditleri destekleyici çerçevede değerlendirecektir. Benim bu noktada kişisel görüşüm; her okulda olmasa da birkaç okuldan sorumlu olacak şekilde sosyal çalışmacılar istihdam edilmeli okullarımızda. Okul dışı ve aile ziyareti başta olmak üzere yönetilmesi gereken süreçlerde, yaptırım gücü olan sosyal çalışmacılar, rehber öğretmenlerle birlikte beklentilerin üzerinde, verimli çalışmalar gerçekleştirebilirler.

Gençlere sosyal medya algoritmaları, deepfake teknolojisi,radikalleşme mekanizmaları hakkında zorunlu eğitim verilmelidir. Aynı şekilde ebeveynlere de bu konularda eğitim verilmelidir. Bu zorunluluk direkt Milli Eğitim Bakanlığı ile ilişkilendirilmemeli. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Teknoloji Bakanlığı tarafından ortaklaşa geliştirilen bir online program ile veliler, E-Devlet uygulaması üzerinden bu eğitime zorunlu katılmalılar. Bunun adı dayatma değil, sosyal alanda bazı teşviklerle mümkün. Ki bu noktada halka temas halinde olan belediyeler sürece dahil edilebilir.
Bu öneriler yalnızca teorik öneriler değil dünya genelinde uygulanmış ve olumlu sonuçlar alınmış uygulamalara dayanmaktadır. Finlandiya, Kanada ve bazı Avrupa ülkelerinde sosyal duygusal öğrenme programlarının yaygınlaştırılması, okul şiddeti ve zorbalık oranlarında belirgin düşüş sağlamıştır. Aynı şekilde ABD'de uygulanan tehdit değerlendirme ekipleri, saldırı risklerini erken aşamada tespit ederek birçok olası saldırının önlenmesine katkı sağlamıştır. Bu nedenle önerilen uygulamaların yalnızca idealist yaklaşımlar değil uygulanabilir ve etkili modeller olduğu unutulmamalıdır.


Kaynaklar:
[1] https://www.tuik.gov.tr/Home/Index
[2] https://wearesocial.com/global/digital-2024
[3] https://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=27729
[4] https://data.worldbank.org/indicator/SP.URB.TOTL.IN.ZS?locations=TR
[5] https://www.worldbank.org/en/country/turkey/publication/turkey-urban-development-review
[6]: Prensky, M. (2001). Digital Natives, Digital Immigrants. On the Horizon, 9(5), 1-6.

[7]: Twenge, J. M., & Campbell, W. K. (2018). Associations between screen time and lower psychological well-being among children and adolescents. PLOS ONE, 13(11).

[8]: Goffman, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. Doubleday.

[9]: Hinduja, S., & Patchin, J. W. (2019). Bullying Beyond the Schoolyard: Preventing and Addressing Cyberbullying. Corwin Press.

[10]: Ramachandran, V. S. (2000). Mirror Neurons and Imitation Learning as the Driving Force Behind The Great Leap Forward in Human Evolution. Edge Foundation.

[11]: Murthy, R. S. (2021). Psychological Impact of COVID-19 on Children and Young People: A Systematic Review. Indian Journal of Psychological Medicine, 43(5), 398-408.

[12]: Czeisler, M. É., et al. (2020). Mental Health, Substance Use, and Suicidal Ideation During the COVID-19 Pandemic. Morbidity and Mortality Weekly Report, 69(32), 1049-1057.

[13]: Nagel, B. J., et al. (2006). Reduced Hippocampal Volume Among Adolescents with Alcohol Use Disorders Without Psychotic Sx. Alcoholism: Clinical and Experimental Research, 29(8), 1368-1376.

[14]: Connell, R. W. (2005). Masculinities (Second Edition). University of California Press.

[15]: Sax, L. (2007). Boys Adrift: The Five Factors Driving the Growing Epidemic of Unmotivated Boys and Underachieving Young Men. Basic Books.

[16]: Futrelle, D. (2014). Men Who Hate Women: From Incels to Pickup Artists: The Truth about Extreme Misogyny and How to Fight It. Sourcebooks, Inc.

[17]: Steinberg, L. (2008). A Social Neuroscience Perspective on Adolescent Risk-Taking. Developmental Review, 28(1), 78-106.

[18]: Gallese, V., Fadiga, L., Fogassi, L., & Rizzolatti, G. (1996). Action Recognition in the Premotor Cortex. Brain, 119(2), 593-609.

[19]: Anderson, C. A., et al. (2010). Violent Video Game Effects on Aggression, Empathy, and Prosocial Behavior in Eastern and Western Countries. Psychological Bulletin, 136(2), 151-173.

[20]: van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Penguin Books.

[21]: Afifi, T. D. (2003). Uncertainty and the Avoidance of the State of One's Family in Stepfamilies, Post-Divorce Single-Parent Families, and First-Marriage Families. Communication Quarterly, 51(2), 142-160.

[22]: Gassman-Pines, A., Ananat, E. O., & Fonseca-Grubbs, B. (2015). COVID-19 and Household Income: The Earned Income Tax Credit's Role as Economic Stabilizer. SSRN Electronic Journal.

[23]: Akın, A., & Çetin, B. (2007). The Relationships between Internet Addiction, Subjective Vitality, and Subjective Happiness. CyberPsychology & Behavior, 10(4), 551-557.

[24]: Donat, H. (2020). Ortaöğretim Öğrencilerinin Sosyal Medya Bağımlılığı: Eğitsel Kullanım İle İlişkisi. Ege Eğitim Dergisi, 21(1), 54-69.

[25]: American School Counselor Association (ASCA). (2020). School Counselor Ratio. ASCA Position Statement.

[26]: Cerit, Y. (2012). School Administrators' Organizational Culture and Leadership Styles Related to their Emotional Intelligence. Educational Sciences: Theory & Practice, 12(4), 2712-2720.

[27]: Langman, P. (2009). Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters. St. Martin's Press.

[28]: Anderson, C. A., et al. (2010). Violent Video Game Effects on Aggression, Empathy, and Prosocial Behavior in Eastern and Western Countries. Psychological Bulletin, 136(2), 151-173.

[29]: Ferguson, C. J. (2007). The Good, the Bad and the Ugly: A Meta-Analytic Review of Positive and Negative Effects of Violent Video Games. Psychiatric Quarterly, 78(4), 309-316.

[30]: Pariser, E. (2011). The Filter Bubble: What the Internet is Hiding from You. Penguin Press.

10 Nisan 2026 Cuma

Keşfetme Yolculuğu

İnsanın gelişimi, doğumdan itibaren devam eden dinamik bir süreçtir. Bu süreçte bazı dönemler kimlik gelişimi, öğrenme kapasitesi ve yaşam yönelimleri açısından daha kritik hale gelir. Ortaokul dönemi bu kritik dönemlerden biridir. 11-14 yaş aralığını kapsayan bu dönem, çocukluktan ergenliğe geçişin başladığı, bireyin kendini tanımaya yöneldiği, merak dürtüsünün yoğunlaştığı ve keşfetme ihtiyacının arttığı bir gelişim dönemidir. Keşfetme, bireyin kendini, çevresini, ilgi alanlarını ve potansiyelini tanıma sürecidir. Bu süreç sadece akademik başarı ile sınırlı değildir. Duygusal gelişim, sosyal beceriler, özgüven, problem çözme becerisi ve yaşam doyumu gibi pek çok alan keşfetme süreciyle doğrudan ilişkilidir.
Ortaokul döneminde çocukların bilişsel gelişiminde önemli değişimler meydana gelir. Bu dönemde çocuklar somut düşünceden soyut düşünceye geçiş yapmaya başlamıştır. Neden sonuç ilişkilerini daha güçlü kurabilirler, farklı bakış açılarını değerlendirebilirler ve geleceğe yönelik düşünceler geliştirebilirler. Bu bilişsel gelişim atakları doğal olarak keşfetme sürecini destekler. Öğrenciler daha fazla soru sormaya başlar. "Neden, nasıl, acaba ?" gibi soruların artışına şahit oluruz. Bu sorular öğrenmenin temelidir. Merak dürtüsü, öğrenmenin en güçlü motivasyon kaynaklarından biridir. Araştırmalar, merak dürtüsünün öğrenme kalıcılığını artırdığını göstermektedir. Öğrenci merak ettiği bir konuyu daha uzun süre hatırlar ve daha derin öğrenme gerçekleştirir. Bu nedenle keşfetme sürecinin desteklenmesi akademik başarıyı da olumlu etkiler.
Ortaokul döneminde duygusal gelişim de hız kazanır. Çocuklar kendilerini daha fazla sorgulamaya başlar. "Ben kimim, neleri seviyorum, nelerde iyiyim ?" gibi sorular zamanla ortaya çıkar. Bu soruların cevapları keşfetme yoluyla bulunur. Çocuk farklı deneyimler yaşadıkça kendini tanımaya başlar. Bir çocuk müzikle ilgilenebilir, bir diğeri sporla, bir başkası bilimsel deneylerle ilgilenebilir. Bu süreçte çocukların farklı alanları denemesi oldukça önemlidir. Çünkü keşfetme, bireyin kişilik ve kimlik gelişimini destekler. Kişilik ve kimlik gelişimi ise sağlıklı psikolojik gelişimin temel taşlarından biridir.
Ortaokul döneminde arkadaş ilişkileri daha önemli hale gelir. Çocuklar grup içinde kabul görmek ister. Sosyal beceriler gelişir. Keşfetme bu süreçte sosyal gelişimi destekler. Yeni kurslara katılmak, grup çalışmalarına dahil olmak, takım sporları yapmak sosyal becerileri geliştirir. Bu deneyimler çocuğun iletişim becerilerini, empati kurma becerisini ve iş birliği yeteneğini artırır.
Ortaokul dönemi aynı zamanda bağımsızlık ihtiyacının arttığı bir dönemdir. Çocuklar kendi kararlarını vermek ister. Keşfetme davranışı bu bağımsızlığı destekler. Çocuk yeni bir hobi seçebilir, yeni bir etkinliğe katılabilir veya yeni bir beceri öğrenebilir. Bu süreçte çocuk sorumluluk almayı öğrenir. Denemek, başarısız olmak ve tekrar denemek davranışsal gelişimi güçlendirir.
Keşfetmenin psikolojik açıdan pek çok faydası vardır; özgüveni artırır, kaygıyı azaltır, motivasyonu artırır, problem çözme becerisini geliştirir, esnek düşünme becerisini artırır, yaratıcılığı geliştirir. Yeni deneyimler yaşayan bireyler belirsizlikle daha kolay baş edebilir. Bu durum doğal olarak psikolojik dayanıklılığı artırır. Psikolojik ve sosyal risk faktörü olan hata yapma korkusu, eleştirilme korkusu, özgüven eksikliği, aşırı koruyucu ortam, fırsat eksikliği gibi faktörlerin fark edilmesi ve azaltılması önemlidir. Çocuklara farklı deneyimler sunarak, merak etmelerini teşvik ederek, hata yapmalarına izin vererek, başarı kadar denemeyi de ödüllendirerek keşfetme yolculuğuna teşvik edebilirsiniz.
Bugünün keşfeden çocukları yarının üretken bireyleri olur. Keşfetme bireyin sadece meslek seçimini değil yaşam doyumunu da etkiler. Kendini tanıyan bireyler daha mutlu ve başarılı olur. Ortaokul dönemi keşfetme yolculuğunun en önemli başlangıç noktalarından biridir. Bu dönemde yapılan küçük keşifler bireyin geleceğini şekillendirebilir. Her çocuğun içinde keşfedilmeyi bekleyen bir potansiyel vardır. Bu potansiyelin ortaya çıkması ise merak, cesaret ve keşfetme ile mümkündür. Keşfetmek sadece yeni şeyler öğrenmek değil, kendini tanımaktır ve kendini tanıyan bireyler hayatlarını daha bilinçli ve daha mutlu şekilde yönlendirebilir.
Mustafa Said Mert
07.04.2026

9 Nisan 2026 Perşembe

İkinci Bahar

Yaşlanmak, çoğu zaman kaçınılması gereken bir son ya da biyolojik bir gerileme dönemi olarak tasvir edilir. Oysa bilimsel açıdan ele alındığında yaşlanma, bir tükeniş değil organizmanın geçirdiği en karmaşık adaptasyon sürecidir. Toplumun dayattığı yaşlılık eşittir hastalık algısının aksine, modern gerontoloji yani yaşlılık bilimi bize bambaşka bir hikaye anlatıyor: Bilgeliğin nörolojik temelleri, duygusal zekanın zirve noktası ve biyolojik dayanıklılığın yeni formları.

Bu yazıda yaşlanmanın sadece kırışıklıklardan ibaret olmadığını, zihnimizin ve ruhumuzun nasıl bir ustalık dönemine dönüştüğünün üzerinde duracağız. Toplumun sandığının aksine 65 yaş üstü bireylerin yaklaşık %80'i günlük işlerini kimsenin yardımı olmadan yapabilecek fiziksel kapasiteye sahiptir. Vücut yavaşlar ancak sistem hala işlevseldir.
Yaşlanan beyin hakkında en büyük yanlış anlama, her şeyin kötüye gittiği düşüncesidir. Oysa beyin yaşla birlikte kendini yeniden yapılandırma yeteneğini kaybetmez sadece yöntem değiştirir.
Bilgi birikimi, kelime hazinesi ve tecrübe 60’lı ve 70’li yaşlarda zirveye ulaşır. Buna literatürde kristalize zeka denir. Yaşlı bir bireyin bir bilgisayar programını öğrenmesi daha uzun sürebilir ancak o programla çözülmesi gereken karmaşık bir iş problemini, genç birinden çok daha stratejik ve soğukkanlı bir şekilde analiz eder. Araştırmalar, yaşlıların beynin her iki lobunu da gençlere göre daha dengeli kullandığını gösteriyor. Genç beyinler tek bir bölgeye aşırı yüklenirken, yaşlı beyin yedek kapasiteleri devreye sokarak eksiklikleri telafi eder. Buna biyolojik bir verimlilik sanatı da deniyor. Biraz önce kristalize zeka demiştik ya işte onun özelliği, becerisi, birikimi devreye giriyor.

Sosyo Duygusal Seçicilik Kuramı'na göre, insan ömrünün kısalığını fark ettiğinde, odağını bilgi edinmeden duygusal tatmine çevirir. Bu da şu sonuçları doğurur; yaşlılar, olumsuz olaylardan ziyade olumlu anılara odaklanma eğilimindedir. Yaşlılar, kişilerarası tartışmalarda daha uzlaşmacı ve empati odaklı yaklaşımlar sergiler.

Toplumda "Yaşlılık = Yetersizlik" algısı, aslında yaşlı bireylerin sağlığını en çok tehdit eden unsurdur. Bilimsel çalışmalar, kendi yaşlanma süreci hakkında olumlu düşüncelere sahip olan bireylerin, olumsuz düşünenlere göre ortalama 7.5 yıl daha uzun yaşadığını göstermektedir. Neden mi? Çünkü kendinizi işe yaramaz hissettiğinizde, beyin stres hormonu olan kortizolü salgılar ve bu da bağışıklık sistemini çökertir. Oysa üretkenliğin (torun bakmak, hobiler, gönüllü işler) devam etmesi, nörolojik koruma sağlar. Beyin için koruyucu etkiye sahiptir faydalı meşgaleler. 

Yaşlanmak sadece bir kayıplar listesi değildir. Karmaşık sosyal sorunları çözmede yaşlılar, gençlerden çok daha fazla alternatif üretebilir. Hayatın zorluklarına karşı "Bu da geçer" diyebilme becerisi, yaşla birlikte gelişen bir savunma mekanizmasıdır. Ayrıntılara boğulmak yerine büyük resmi görme becerisi bu dönemde zirveye çıkar.

Bilim dünyası, yaşlanmanın kalitesini artırmak için şu dört noktaya dikkat çekiyor. Birincisi ne kadar çok kitap okur, yeni diller öğrenir ve sosyal etkileşimde bulunursanız, beyninizde o kadar çok yedek yol oluşturursunuz. Bu yollar, ileride oluşabilecek nörolojik kayıpları baypas eder. İkincisi egzersiz. Beyne giden oksijeni artırarak BDNF (Beyin türevli nörotrofik faktör) salgılanmasını sağlar. Bu protein, nöronların hayatta kalmasını destekleyen bir nevi beyin gübresidir.  Üçüncüsü yalnızlık. Biyolojik olarak günde 15 sigara içmek kadar zararlıdır. Sosyal aidiyet, ömrü uzatan en güçlü ilaçtır. Dördüncü 
amaç duygusu. Sabah yataktan kalkmak için bir nedeniniz (Bahçeyle ilgilenmek, bir şey öğretmek, bir iş ya da ürün üretmek) varsa, vücudunuz yaşlanmaya karşı direnç gösterir.

Sonuç olarak yaşlanmak, bir binanın yıkılması değil  tarihi bir yapının restorasyon sürecidir. Evet tesisat eskimiş olabilir, boyalar dökülebilir ancak binanın içindeki kütüphane her geçen yıl daha değerli eserlerle dolmaktadır. Toplumun yaşlılığa bakışını değiştirmek sadece yaşlılara değil hepimizin geleceğine bir borçtur. Unutulmamalıdır ki bilgelik, yavaşlamış bir bedenin içinde hızlanan bir ruhun zaferidir. Yaşlılık, bir düşüş değil daha yüksek bir zirveden hayatı seyretme sanatı olarak görülmelidir. Bu süreci korkuyla değil, merakla ve hazırlıkla karşılayanlar, hayatın en doyurucu dönemini yaşayacak olanlardır.

Mustafa Said Mert. 
09.04.2026

Arkadaşlar yazıdaki birçok bilgiyi yurtdışında yapılan bilimsel çalışma sonuçlarından alarak bir araya getirdim. Bilimsel altyapısı olan ama aynı zamanda hepimize hitap eden bir yazı olmasına özen gösterdim.

6 Nisan 2026 Pazartesi

Yetişkin Kadınlarda Yas Süreci

Yetişkin Kadınlarda Yas Süreci
Yas, insan yaşamının kaçınılmaz gerçeklerinden biridir. Sevilen bir insanın kaybı, bir ilişkinin sona ermesi, bir yaşam düzeninin değişmesi ya da bir rolün kaybedilmesi bireyin duygusal dünyasında derin etkiler oluşturur. Özellikle yetişkin kadınlar, yaşamları boyunca üstlendikleri sosyal, duygusal ve ailevi roller nedeniyle yas sürecini daha yoğun ve çok boyutlu yaşayabiliyor. Yas yalnızca bir kayba verilen duygusal tepki değildir aynı zamanda bireyin kimliğini, yaşamının anlamını, sosyal ilişkilerini ve geleceğe bakışını yeniden şekillendiren bir süreçtir. Bu nedenle yas süreci sadece psikolojik değil sosyal, kültürel ve biyolojik yönleri olan çok katmanlı bir olgudur diyebilir miyiz? Bence evet.
Toplumda yas denildiğinde çoğu zaman ölüm akla gelir oysa psikoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar, üzerinde çalışılan vak’alar yasın yalnızca ölümle sınırlı olmadığını göstermektedir. Birçok farklı kayıp yas sürecine neden olabilir.
Yetişkin kadınlarda sık görülen yas nedenleri şunlardır; eş kaybı, anne veya baba kaybı, boşanma, çocukların evden ayrılması, sağlık kaybı, ekonomik kayıplar, emeklilik, sosyal rol değişimi, taşınma ve yaşam düzeni değişikliği, hayallerin gerçekleşmemesi. Toplumumuzda sık görülen bir durumu örnek verebiliriz mesela. Yıllarca çocukları için yaşayan bir anne, çocukları evlendikten sonra kendisini yalnız ve boşlukta hissedebilir. Bu süreçte kişi bir kayıp yaşamıştır. Kaybedilen şey bir insan değil, bir roldür. Rolün kişinin benlik algısı ile toplumdaki kimlik algısına etkisi, varlık ile yokluk arasındaki keskin eşik gibidir. Rolleri görmezden gelmek veya küçük görmek aynı zamanda benliğimize, özgüvenimize, saygınlığımıza zarar veren bir tutumdur. Bu durum yasın sadece ölümle ilgili olmadığını açıkça göstermektedir.
Bilimsel araştırmalar yas sürecinin çeşitli aşamalar içerebileceğini göstermektedir. Elisabeth Kübler Ross tarafından ortaya konulan modelde yas süreci beş evre ile açıklanmıştır; İnkar, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme. Bu evreler her bireyde farklı şekilde yaşanabilir. Bazı kişiler bazı evreleri hiç yaşamayabilir. Bazı kişiler ise aynı evreye tekrar dönebilir. Bu nedenle yas sürecinin belirli bir sırası ve süresi yoktur. Bu noktada şu gerçeğe dikkat çekmek isterim; yas süreciyle ilgili iyi bir eğitim yeterli değildir, deneyim sahibi olması çok önemlidir başvurduğunuz uzmanın. Bu evreleri, süreçleri yorumlayabilmek mesleki beceri ve deneyim gerektirir. Mesela eşini kaybeden bir kadın, ilk günlerde "Bu gerçek olamaz" diyerek inkâr edebilir. Bir süre sonra "Neden ben?" diyerek öfke yaşayabilir. Daha sonra "Keşke doktora daha erken gitseydik" diyerek pazarlık evresine geçebilir. Bu süreçte yoğun üzüntü, yalnızlık ve umutsuzluk duyguları ortaya çıkabilir. Zamanla birey kaybın gerçekliğini kabul etmeye başlar ve kabullenme süreci gelişir.
Yas süreci sadece duygusal değildir, fiziksel etkiler de görülebilir. Araştırmalar yas yaşayan bireylerde şu belirtilerin sık görüldüğünü göstermektedir; uyku sorunları, iştah değişiklikleri, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, baş ağrısı, bağışıklık sisteminde zayıflama. Yine eşini kaybeden kadın örneği üzerinden ilerleyecek olursak geceleri uyuyamadığını, sabahları kalkmakta zorlandığını ve günlük işlere odaklanamadığını ifade edebilir. Bu durum yas sürecinin doğal bir parçasıdır.
Kadınların yas sürecini daha yoğun yaşamasının çeşitli nedenleri vardır. Kadınlar genellikle aile içi ilişkilerin merkezinde yer alır. Bakım verme rolü çoğu zaman kadınlara aittir. Duygusal bağlar daha güçlü olabilir. Sosyal destek ağları genellikle ilişkiler üzerinden kurulur. Bu nedenle bir kayıp yaşandığında kadınlar sadece bir insanı değil aynı zamanda yaşam düzenlerini, günlük alışkanlıklarını ve sosyal ilişkilerini de kaybedebilir. Eşini kaybeden kadın örneğimizde kayıp sadece eş değildir. Aynı zamanda günlük sohbetlerin kaybı, ortak kararların kaybı, sosyal çevrenin değişmesi, ekonomik sorumlulukların artması. Bu durum yas sürecinin daha karmaşık hale gelmesine neden olur. Unutmamamız gereken önemli nokta; kayıp ile ilgili beklenti içindeysek, o kaybın gerçekleşeceği öngörülüyor olsa da ayan beyan ortada olsa da sürecin akışı; düşünce ile duygu arasındaki farkı net olarak yaşadığımız kıymetli olgulardan biridir yas süreci. Meslek nedeniyle birçok vak’a ile çalışmış olsam da başıma gelmesi apayrı bir deneyimdir. Aylardır ya da yıllardır emek verdiğiniz sürecin kayıpla sonlanması kesinlikle üstünde durulması gereken bir deneyimdir. Yas sürecinin kritiklerinin başında duyguyu bastırmamak gelir. Duygu erteleme veya önemsememe gibi bir tutum kesinlikle sergilenmemelidir. İçinden gelen duygu yok mu? Olması için zorlama, korkma elaleme ayıp olmaz, elalem ne der kaygısı yaşama. Öfke ya da hüzün mü yaşıyorsun kayıp nedeniyle? Duygunu en iyi şekilde ifade etme alışkanlığın ne ise onu kullanmaktan çekinme. Ne yapacağını bilemiyor musun? Hiç öyle kitabın ortasından konuşup, kolayına kaçıp uzmana görün demiyorum bir Psikolog olarak. Yakınında bilişsel ve duygusal farkındalığına güvendiğin biri varsa ondan destek almaya bak. Uzman sonraki iş. Makul tutum sergileyen, empati becerisi gelişmiş, samimi kişilerin varlığı süreç yönetiminde şifa kaynağıdır.Bilimsel çalışmalar sosyal desteğin yas sürecinde önemli bir iyileştirici faktör olduğunu göstermektedir. Aile, arkadaşlar ve sosyal çevre bireyin bu süreci daha sağlıklı atlatmasına yardımcı olabilir. Sosyal destek her zaman konuşmak anlamına gelmez. Bazen sadece yanında olmak bile yeterlidir. Birlikte çay içmek, kısa bir ziyaret yapmak, günlük işlerde destek olmak önemli katkı sağlar.
Toplumsal beklentiler de yas sürecini etkileyebilir. Özellikle kadınlardan güçlü olmaları, çocukları için ayakta kalmaları, kısa sürede toparlanmaları beklenebilir. Bu beklentiler yasın sağlıklı yaşanmasını zorlaştırabilir.Toplumda sık kullanılan bazı cümleler yas sürecini olumsuz etkileyebilir; “Güçlü olmalısın, artık toparlan, zaman her şeyin ilacı, başkalarının durumu daha kötü.” Bu tarz cümleler iyi niyetle söylense de yas yaşayan bireyin duygularını bastırmasına neden olabilir.
Manevi inançlar da yas sürecinde önemli bir rol oynayabilir. Birçok kişi kayıp sonrası dua etmek, sabır kavramına sığınmak ve hayatın anlamını yeniden düşünmek gibi süreçlerden geçer. Bu durum psikolojik dayanıklılığı artırabilir. Araştırmalar manevi destek alan bireylerin yas sürecini daha sağlıklı atlatabildiğini göstermektedir.
Yas süreci zamanla değişir. Acı tamamen ortadan kalkmayabilir ancak birey acıyla yaşamayı öğrenebilir. günlük rutinlere dönmek, sosyal ilişkileri sürdürmek, duyguları ifade etmek, anıları paylaşmak iyileşmeyi destekleyen faktörlerdir. Bazı durumlarda yas süreci daha zor ilerleyebilir. Uzun süreli umutsuzluk, günlük işlevsellik kaybı, sosyal izolasyon, yoğun suçluluk duyguları yaşamınızı olumsuz etkileyecek hale geldiyse profesyonel destek alabilirsiniz. Buradaki takvimde ilk 3-5 haftalık dönem yoğun belirtileri gözlemlediğimiz takvimdir ama süreç kişiden kişiye değişebilir. Kitabına uygun hareket bekleriz demek aldatıcı olur. Aynı ailenin iki kızı yani kardeşler arasında bile yas süreci çok farklı ilerleyebiliyor bu gayet normal bir durum. Bu ve benzeri durumlarda profesyonel destek almak zayıflık değil iyileşme sürecinin önemli bir adımıdır. Akıllı insan çözümü kaynağında arar, bunu unutmamak lazım. Bence.
Yas, sevginin doğal bir sonucudur. İnsan değer verdiği şeyi kaybettiğinde acı yaşar. Bu acı insan olmanın bir parçasıdır. Yas süreci zor olsa da birey zamanla kaybıyla yaşamayı öğrenir. Yas, sevilen kişiyi unutmak değildir;  sevilen kişiyle kurulan bağı farklı bir şekilde sürdürmeyi öğrenmektir. Bu süreçte sabır, anlayış ve destek büyük önem taşır. Yas, hayatın kaçınılmaz bir gerçeğidir ancak doğru farkındalık, sosyal destek ve sağlıklı baş etme yöntemleri ile bu süreç daha anlamlı ve daha sağlıklı bir şekilde yaşanabilir.
Mustafa Said Mert
06.04.2026

1 Nisan 2026 Çarşamba

Esenlik Neden Önemlidir

Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca ekonomik göstergeler belirlemez. İnsanların mutluluk düzeyi, yaşam memnuniyeti, güven duygusu, sosyal destek algısı ve gelecek beklentileri de en az ekonomik veriler kadar önemlidir. Sosyal bilimlerde esenlik kavramı, bu kriterlerle ilişkilendirilir. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi tarafından hazırlanan 2025 yılına ait “Türkiye Toplumsal Psikolojik Esenlik Raporu” ülkemizde bu konuyu geniş veri kaynaklarıyla inceleyen en kapsamlı araştırma diyebilir miyiz? Bence evet, diyebiliriz. Bu çalışma, uluslararası endeksler, ulusal veri setleri ve toplumsal göstergeleri bir araya getirerek Türkiye’nin psikolojik durumunu analiz etmektedir. Rapordaki temel amaç, Türkiye’de insanların psikolojik iyilik hâlinin yalnızca bireysel psikoloji açısından değil toplumsal koşullar ve kurumlar açısından da değerlendirilmesidir. Bu nedenle araştırma üç farklı veri kaynağını birlikte kullanmıştır: uluslararası endeksler, ulusal araştırmalar ve sosyal,ekonomik bağlam verileri.
Raporda dikkat çeken sonuçlardan biri, Türkiye’nin psikolojik esenlik göstergelerinde uluslararası sıralamalarda alt sıralarda yer almasıdır. Dünya mutluluk raporunda 147 ülke içinde 92. Sırada, OECD yaşam memnuniyetinde 41 ülke içinde 38. sırada ve Legatum Refah Endeksi’nde 167 ülke içinde 95. sırada. Bu sonuçlar Türkiye’de bireylerin yaşam memnuniyeti ve refah algısının birçok ülkeye kıyasla daha düşük olduğunu göstermektedir.Bu durum yalnızca bireylerin psikolojisinden kaynaklanmaz, toplumsal koşulların da güçlü etkisi vardır.
Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri toplumsal güvenin zayıflamasıdır. Rapora göre insanların birbirine güveni, kurumlara güven ve toplumsal dayanışma son yıllarda belirgin biçimde azalmıştır. Güven kaybı çoğu zaman bireysel özelliklerden değil toplumsal ve yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu yapısal faktörler sırasıyla ekonomik belirsizlik,sosyal eşitsizlik, siyasal gerilim ve toplumsal kutuplaşma.Toplumda güven azaldığında insanlar kendilerini daha yalnız ve güvensiz hisseder. Bu da psikolojik esenliği doğrudan etkiler.
Rapordaki çarpıcı sonuçlardan biri de sosyal destek paradoksudur. Türkiye’de insanlar genellikle ailelerinden güçlü destek aldıklarını belirtmektedir. Fakat toplum genelinde güven ve dayanışma daha zayıf görünmektedir. Bireyler aile içinde güçlü bağlara sahiptir ancak geniş toplumsal ağlarda güven zayıftır. Bu durum sosyal psikoloji açısından önemlidir çünkü gelişmiş toplumlarda hem aile hem toplum düzeyinde güçlü sosyal bağlar bulunur.
Rapora göre ekonomik koşullar psikolojik esenlik üzerinde güçlü etkiye sahiptir. Özellikle şu durumlar bireylerin psikolojisini etkiler; gelir güvencesinin azalması, işsizlik riski, geleceğe yönelik belirsizlik. Ekonomik sıkıntılar yalnızca maddi yaşamı değil aynı zamanda umut, güven ve sosyal ilişkiler üzerinde de etkili olmaktadır. Ancak araştırmada dikkat çekici bir nokta vardır; daha fazla ekonomik kaynağa sahip bireyler, güvensizlik ortamından kısmen korunabilmektedir. Bu durum ekonomik eşitsizliklerin psikolojik eşitsizliklere de yol açabileceğini göstermektedir.
Raporda Türkiye’de psikolojik esenliği etkileyen önemli bir faktör de toplumsal kutuplaşma olarak belirtilmiştir. Toplumsal kutuplaşma şu sonuçları doğurabilir; karşılıklı güvensizlik, empati azalması ve sosyal diyalogun zayıflaması. Bu durum bireylerin yalnızca siyasi görüşlerini değil günlük sosyal ilişkilerini de etkiler. Sosyal psikoloji araştırmaları, yüksek kutuplaşma ortamlarında insanların daha fazla stres ve kaygı yaşadığını göstermektedir.
Raporda yalnızca sorunlar değil çözüm yolları da ele alınmaktadır. Sosyal güvenin güçlendirilmesi, ekonomik belirsizliğin azaltılması, istikrarlı ekonomik koşullar bireylerin gelecek beklentilerini iyileştirir, sosyal dayanışma ağlarının güçlendirilmesi ve kurumlara güvenin artırılması.
Bir toplumun ruh sağlığı yalnızca bireylerin psikolojisiyle açıklanamaz. Ekonomik koşullar, sosyal ilişkiler, güven ortamı ve siyasal atmosfer insanların mutluluk düzeyini, yaşam memnuniyetini ve umut duygusunu doğrudan etkiler. Psikolojik esenlik yalnızca psikologların değil ekonomistlerin, sosyologların siyaset bilimcilerin ve eğitimcilerin ortak çalışma alanıdır.
Toplumun ruh hâlini anlamak ve iyileştirmek yalnızca bireylerin değil bütün bir ülkenin geleceği için kritik bir meseledir.
Bir psikolog olarak benim önemli gördüğüm bazı etkinlikler ve çalışmaların bu sorunlara çözüm olmasının yanı sıra toplum olarak algımızı ve muhakeme yeteneğimizi olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorum. Bunların başında komşularla ev ziyaretleri, misafirliklerin başlaması, arttırılması geliyor. Çekirdek ailemiz ve akrabalarımızdan sonraki sosyal halkamız olan komşuluk, mahalle kültürü, toplumsal yapının olmazsa olmazlarından. Okullarda sadece değerler eğitimi değil de okul dışında da gerçekleştirilecek etkinliklerle sosyal zekanın gelişimine katkı sağlayacak organizasyonlarda öğrencilerin bireysel ve grup olarak sorumluluk alarak duygu alışverişi ve sosyal becerilerinin artması sağlanabilir. Dijital dünyanın gerçeklerini görme adına, aile üyelerinin dahil olduğu sosyal medya eğitimleri gerçekleştirmek. Bu eğitimlerle toplumdaki bireylerin yaş gruplarına göre sosyal medya ve dijital araçları kullanma konusunda etik ve davranışsal sınırları belirleme,uygulama sürekliliği sağlanarak bir kültür inşa edilebilir. Sene 2026 ve dijital araçları sağlıklı kullanamayan bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Bu doğal olarak insanların ruh sağlığını da olumsuz etkiliyor. Lise ve üniversite yaş grubu gençleri sosyal sorumluluk projelerinde bir araya geleceği çalıştaylar, toplantılar, projeler geliştirmeliyiz. Ne liseli yaşlardaki gençler ne de üniversiteli yaşlardaki gençler o yaşlara gelirken bireysel ve toplumsal farkındalığa sahip değiller. Ne yazık ki el yordamıyla, çoğunlukla düşerek ve nadiren kalkarak yollarını bulmaya çalışıyorlar. Deneyim aktarımı ve hayata hazırlıkta oryantasyon disiplinini oluşturmamıza katkı sağlayacağına inanıyorum bu tür çalışmaların. Gençlerin okuma alışkanlıklarını sadece kitap okuma ile sınırlı tutmamak lazım. Tarihi eserleri, kültürel mirasları, hazineleri görmeleri, tarih bilincini, milli ve manevi değerleri görmelerini ve anlamalarını sağlayacaktır. Yaş gruplarına özel sosyal etkinliklerle İslam ve Türk medeniyetinin dinamiklerini benimsemeleri noktasında güçlü bir altyapıya ve imkana sahip olduğumuzu düşünüyorum. Okumak deyince sadece kitap okumak gelmemeli aklımıza; süreç okuyabilmek önemli. Geçmişten ders çıkarıp geleceği inşa etmenin okuması benim kastettiğim. Bu ayrı bir yazı konusu olabilir. Ülke olarak ne yazık ki hem bireysel hem de sosyal yönden yaşlılarla ilgili farkındalığımız düşük seviyede. Yaşlıların deneyimleri,bilgileri, hayata dair çıkarımları milyonlarca liralık yatırımdan çok daha kıymetli. Bu ve benzeri çalışmaların, araştırmaların, raporların sonuçları aslında bizi bu gerçeğe yönlendiriyor bence; daha iyi bir gelecek için yaşlılara yatırım yapmamız şart. Evet yatırım yapmalıyız. Yaşlıların hayat deneyimlerini yetişkinlere, gençlere ve çocuklara aktarabilecekleri dini, milli, yerel kültür odaklı etkinliklerle toplumda adeta sihirli bir dokunuş etkisi gösterecek “Yaşlı El” farkını ve farkındalığını deneyimleyebiliriz. Bir toplumda insanlar birbirine güveniyorsa, ekonomik gelecek konusunda umut taşıyorsa, dayanışma ağları güçlüyse, kurumlar güven veriyorsa o toplum psikolojik olarak daha sağlam olur. Türk toplumunun tarihsel mirasında dayanışma, aile bağları, vakıf kültürü, komşuluk ve milli birlik gibi güçlü değerler bulunmaktadır. Bu değerler modern dünyanın ihtiyaçlarıyla birlikte yeniden güçlendirildiğinde toplumsal psikolojik esenlik önemli ölçüde artabilir. Psikolojik olarak güçlü bir toplum
daha üretken daha huzurlu ve krizlere karşı daha dayanıklı bir toplumdur.
Mustafa Said Mert
31.03.2026 Salı

Aşık Oyununun Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Gelişim Üzerindeki Etkileri

Yörüklerin geleneksel çocuk oyunlarından aşık oyunlarının çocuk gelişimindeki yeri ile ilgili bir yazı hazırladım. Bu yazıyı yazarken farklı...