19 Haziran 2026 Cuma

Aşık Oyununun Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Gelişim Üzerindeki Etkileri

Yörüklerin geleneksel çocuk oyunlarından aşık oyunlarının çocuk gelişimindeki yeri ile ilgili bir yazı hazırladım. Bu yazıyı yazarken farklı kaynaklardan yararlandım. Yazıyı yazmamda motivasyonumu sağlayan Sayın Nevzat Çağlar hocamızın "Anamur ve Bozyazı Çocuk Oyunları ve Oyuncakları" kitabı oldu. Bu kitabı hediye ederek tanışmamı sağlayan Sayın Umut Ozkan hocamız bu yazının ilk adımlarının atılmasını sağladı. Biraz emek barındıran bir yazı oldu. Keyifli okumalar diliyorum.

Aşık Oyununun Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Gelişim Üzerindeki Etkileri

Mustafa Said Mert (Uzman Psikolog)

Yörüklerin kuşaktan kuşağa aktardığı aşık kemiği oyunlarını  (Zıt, Taladı ve Süttü) gelişim psikolojisi perspektifinden ele almaya çalıştım bu yazıda. Koyun ve keçinin arka diz kapağından elde edilen bu küçük kemik etrafında şekillenen oyun kültürü, yüzeysel bir bakışla sıradan bir köy eğlencesi gibi görünse de bilişsel, duygusal ve davranışsal gelişim açısından son derece zengin bir içerik barındırmaktadır.  Yazıda uzaysal mekansal düşünme, zihinsel döndürme kapasitesi, çalışma belleği, yürütücü işlevler, ince motor becerisi, duygu düzenleme, hayal kırıklığı toleransı, kültürel kimlik ve kuşaklar arası bağlanma gibi temel gelişimsel alanları, güncel psikoloji ve nörobilim literatürüyle değerlendirmeye çalıştım.

Sadece Bir Kemik
Bir çocuğun eline küçük, düzensiz şekilli bir kemik tutuşturun. Ona bu kemiğin dört farklı
yüzü olduğunu, her yüzün farklı bir anlam taşıdığını ve bu kemiği belirli bir açıyla, belirli bir
kuvvetle fırlatması gerektiğini söyleyin ve sonra bekleyin. Çocuk düşünecek, hesap yapacak,
deneyecek, yanılacak, tekrar deneyecek. Kazandığında sevinecek, kaybettiğinde hayal
kırıklığıyla yüzleşecek. Rakibini izleyecek, sırasını bekleyecek, kurallara uyacak. Büyüğünden öğrendiği bir sözcüğü ilk kez ağzından çıkaracak: "Taladı!"  İşte bu oyun sahnesi, Yörük çocuklarının yüzyıllardır yaşadığı bir an. Görünürde basit, özünde ise son derece karmaşık bir öğrenme deneyimi. Çünkü o küçük kemik (aşık kemiği) etrafında örülen oyun kültürü, modern eğitim biliminin ayrı ayrı geliştirmeye çalıştığı pek çok beceriyi tek bir etkinlik içinde bir araya getirmektedir.

Oyun, insanlık tarihinin en eski öğrenme biçimidir. Jean Piaget, oyunun çocuğun dünyayı
anlamlandırma sürecinin merkezinde yer aldığını,  çocuğun nesnelerle kurduğu somut
etkileşimler aracılığıyla şema oluşturduğunu ve bu şemaların zamanla soyut düşüncenin
temelini attığını öne sürmüştür [1]. 
Lev Vygotsky ise oyunun yakın gelişim alanı (Zone of Proximal Development) içinde işlev gördüğünü, yani çocuğu tek başına başarabileceğinin
biraz ötesine taşıdığını vurgulamıştır [2].
Daha yakın dönemde Amerikan Pediatri Akademisi, oyunun yalnızca çocuklar için değil, yaşam boyu beyin plastisitesi, yaratıcılık ve sosyal uyum için vazgeçilmez olduğunu raporlarında açıkça belgelemiştir [3].
Aşık kemiğinin oyun aracı olarak kullanımı, insanlık tarihinin derinliklerine uzanmaktadır.
Anadolu'nun Neolitik yerleşim yerlerinde, Çatalhöyük başta olmak üzere pek çok arkeolojik
alanda aşık kemiklerine rastlanmıştır; bu kemiklerin MÖ 7000'li yıllara ait olduğu
bilinmektedir [4].
Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan Türk kültür coğrafyasında aşık oyunu, Divânü Lugâti't-Türk'te bile adı geçen kadim bir gelenek olarak kayıtlara girmiştir [5].
Günümüzde Kırgızistan, Kazakistan, Altaylar ve Özbekistan başta olmak üzere pek çok Türk
devletinde bu oyunun yaşamaya devam ettiği bilinmektedir [6].
Akdeniz'in Toroslar ile buluştuğu bu özgün coğrafyada, Anamur ve Bozyazı'nın Yörük
çocukları bu kadim geleneği bugün de yaşatmaktadır. Bozyazı'nın Çubukkoyağı
Mahallesi'nde oynanan Zıt ve Taladı, Anamur'un Kaşdişlen Köyü'ne özgü Süttü; her biri
kendi içinde farklı kurallar ve kazanımlar barındıran bu varyantlar, yerel bir kültürel mirasın
canlı örnekleridir.

Aşık Nedir?
"Aşık", koyun ve keçinin arka bacağında diz ile topuk arasında yer alan küçük, düzensiz
şekilli bir kemiktir [6].
Türkçede bu kemiğe dört farklı yüzü için ayrı adlar verilmesi, onu kullanan kültürün ne denli ince bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu göstermektedir:
Yüz Adı                                                Fiziksel Özellik                                   Oyundaki Anlamı
Taladı                                                 Uzun ve düz kısım                            En değerli düşüş biçimi;
                                                                                                                                 kazandırır
Çik                                                         Çukur taraf                                    Oyuna göre kazandıran ya da
                                                                                                                               kaybettiren yüz
Tök                                                   Şişkin, dışbükey yüzey              Çikin karşıtı olarak değerlendirilir
Dar kenar                                             İnce kenar yüzey                     Bazı varyantlarda özel anlam taşır

Bozyazı'nın Bahçekoyağı köyünde aşıklar saman yakılarak sarartılır; Çubukkoyağı
Mahallesi'nde ise kökboyasıyla kırmızı, yeşil ve mor renklere boyanır [6]. Oyuncunun kendi
aşığına kurşun dökerek ağırlaştırması (aşığın düzülmesi olarak adlandırılan bu işlem)
rakibin aşığını daha kolay devirmesini sağlar. Bu hazırlık süreci bile başlı başına bir
mühendislik düşüncesinin izlerini taşımaktadı;  çocuk, ağırlık merkezi ile çarpma kuvveti arasındaki ilişkiyi sezgisel olarak kavramaktadır.

Aşık kemiğinin kültürel işlevi oyunla sınırlı kalmamaktadır. Bozyazı'nın Bahçekoyağı
Köyü Tursun Mahallesi ve Çubukkoyağı Mahallesi'nde birkaç aşık ipe dizilerek beşiğin üst
ağacına asılır; buna "üğrümbeç" ya da "çıldırdak" denir. Çocuk çıldırdakla oynar ayrıca
nazara karşı korunduğuna inanılır [6]. Bu çok işlevlilik (oyuncak, nazarlık ve kimlik nesnesi
olarak eş zamanlı kullanım)  aşığın Yörük kültüründeki derin sembolik değerini
yansıtmaktadır.

Oyun Türleri

Zıt Oyunu: Bozyazı'nın Çubukkoyağı Mahallesi'nde 2-4 kişiyle oynanan Zıt, aşık
oyunlarının en temel türlerinden biridir. Oyuncular daire şeklinde dizlerini kırarak
otururlar. Her oyuncunun önünde önceden belirlenmiş miktarda para bulunur. Oyuna başlayan oyuncu iki aşığı yere atar. Aşıklar çik veya tök düşerse sıra bir sonraki oyuncuya geçer; biri taladı gelirse oyuncuların önündeki paraları alır. Her ikisi taladı gelirse belirlenen paranın iki katını kazanır [6].

Taladı Oyunu: Bozyazı'nın Çubukkoyağı Mahallesi'ne özgü olan bu oyun, 3-6 kişiyle
oynanır. Oyuncular düz bir toprak zemine ikişer aşık dizer. Atış sırasına göre her oyuncu,
elindeki aşıkla belirli bir uzaklıktan dizili aşıklara vurur. Dizili aşıklara vurulup atılan aşık çik
düşerse çik olanları, tök düşerse tök olanları, taladı düşerse çik veya tök olmasına
bakılmaksızın tamamını alır. Atışın başarısız olması durumunda yani aşıklardan birine de
vurulamaması halinde el değişir. Ütülen aşık, isteğe göre bir kuruşa satılır [6].

Süttü Oyunu: Anamur'un Kaşdişlen Köyü'ne özgü olan Süttü, aşık kemiği yerine değnekle
oynanan bir varyasyondur. İki değnek ortadan ikiye ayrılarak dört çubuk elde edilir. Çubuklar
yere sürttürülerek atılır. Beyaz (İç taraf) gelirse karşıdaki kazanır, siyah (Dış yüz) gelirse atan
kazanır. Kaybeden oyuncuya "Çay pişirip getirme" cezası verilir [6]. Bu son kural, kaybı
sembolik bir sosyal sorumluluğa dönüştürmesi bakımından son derece anlamlıdır.
Kemiğin Oyun Yolculuğu
Aşık kemiğinin oyun aracı olarak kullanımı, insanlık tarihinin en eski ve en evrensel
pratiklerinden biridir. Anadolu'da Neolitik dönemden itibaren  (Çatalhöyük başta olmak
üzere pek çok arkeolojik alanda) aşık kemiklerine rastlanmaktadır. Bu kemiklerin M.Ö.
7000'li yıllara ait olduğu bilinmektedir [4]. Antik Yunan ve Roma dünyasında "Astragalos" ya
da "Talus" adıyla bilinen bu kemik hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından oynanmış;
hatta kehanet ve fal aracı olarak da kullanılmıştır [4]. Orta Asya bozkırlarından Anadolu'ya
uzanan Türk kültür coğrafyasında ise aşık oyunu, Divânü Lugâti't-Türk'te bile adı geçen
kadim bir gelenek olarak kayıtlara girmiştir [5]. Bu tarihsel derinlik, aşık oyununun tesadüfi bir eğlence olmadığını  aksine insanlığın ortak bilgeliğinin bir ürünü olduğunu göstermektedir. Kırgızistan, Kazakistan, Altaylar ve Özbekistan başta olmak üzere pek çok Türk devletinde bu oyunun bugün de yaşamaya devam ettiği bilinmektedir [6]. Türk kültüründe aşık oyunu üzerine yapılan akademik çalışmalar, oyunun yalnızca Anadolu'ya özgü olmadığını, Orta Asya'dan Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyada benzer kurallar ve terminolojiyle oynandığını ortaya koymaktadır [5] [6]. Anamur ve Bozyazı'nın Yörük geleneğinde aşık oyununun bu evrensel mirası nasıl yerel bir kimliğe büründürdüğü dikkat çekicidir. Bozyazı'ya özgü kökboya boyama geleneği, kurşun dökme ritüeli ve çıldırdak uygulaması, evrensel bir nesneyi yerel bir kültürel ifadeye dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, kültürel psikoloji açısından son derece değerlidir. Çocuk hem insanlığın ortak mirasına hem de kendi topluluğunun özgün kimliğine aynı anda bağlanmaktadır.

Oyun Temelli Öğrenme
Oyunun çocuk gelişimindeki rolü, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren psikoloji biliminin
gündeminde yer almaktadır. Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı, çocuğun dünyayı
anlamlandırma sürecinde oyunun merkezi işlevini vurgular [1]. Vygotsky'nin yakın gelişim
alanı kavramı ise oyunun çocuğu mevcut kapasitesinin ötesine taşıdığını, özellikle akranlarla
oynanan oyunların bu işlevi en güçlü biçimde yerine getirdiğini ortaya koyar [2]. Bandura'nın
sosyal öğrenme kuramına göre ise çocuk, gözlem yoluyla öğrenir. Oyun ortamında yaşça
büyük çocukları izlemek yalnızca teknik becerileri değil sosyal normları da içselleştirmeyi
sağlar [7]. Daha güncel çalışmalar, oyunun nörobilimsel temellerini de aydınlatmıştır. Amerikan Pediatri Akademisi'nin 2018 tarihli kapsamlı raporunda, oyunun prefrontal korteks gelişimini, amigdala ve hipokampus işlevlerini desteklediği, yürütücü işlevlerin (inhibisyon, çalışma belleği, bilişsel esneklik) oyun ortamında en etkili biçimde geliştiği belgelenmiştir [3]. Dopaminerjik ödül sistemi, oyun sırasında aktive olmakta, bu aktivasyon hem motivasyonu hem de öğrenme kapasitesini artırmaktadır [8].

Kültürel Psikoloji
Bronfenbrenner'in biyoekolojik sistem kuramı, çocuk gelişimini çevresel sistemlerin iç içe
geçmesiyle şekillenen bir süreç olarak tanımlar [9]. Bu modelde aile (Mikrosistem), topluluk
(Mezosistem) ve kültür (Makrosistem) birlikte işlev görür. Aşık oyunları bu çerçevede değerlendirildiğinde  yalnızca bir eğlence aracı değil kültürel değerlerin, sosyal normların ve
pratik yaşam becerilerinin kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir mikrosistem ortamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Aksoy'un (2014) Sarıkeçili Yörükleri üzerine yürüttüğü alan araştırması, geleneksel çocuk oyunlarının Yörük topluluklarında yaşam, iletişim, dil, liderlik, problem çözme ve öz yönetim becerileri kazandırmadaki işlevini belgelemiştir [10]. Bu bulgu, Anamur ve Bozyazı Yörüklerinin aşık oyunlarıyla doğrudan örtüşmektedir. Her iki coğrafyada da oyun, çocuğu yalnızca eğlendirmemekte onu toplumun beklentilerine ve yaşamın gerekliliklerine hazırlamaktadır.
Erikson'un psikososyal gelişim kuramı açısından bakıldığında, aşık oyunları özellikle okul
çağı döneminde (6-12 yaş) kritik öneme sahiptir. Bu dönemde çocuk, "Başarı duygusu" ile
"Yetersizlik duygusu" arasındaki gerilimi çözmektedir [11]. Aşık oyunlarının sunduğu
kazanma kaybetme deneyimleri, bu gelişimsel görevin sağlıklı bir biçimde tamamlanmasına
zemin hazırlar.

Bilişsel Kazanımlar
Uzaysal-Mekansal Düşünme ve Zihinsel Döndürme
Aşık kemiği, dörtgen prizmaya benzer ama tam anlamıyla ne bir küp ne de bir dikdörtgen
olan, dört yüzü birbirinden farklı biçimde eğrilik gösteren özgün bir nesnedir. Çocuk bu
nesneyi eliyle tuttuğu andan itibaren üç boyutlu uzayı zihninde modellemeye başlar. Hangi
yüzün yukarı dönük olduğunu anlayabilmek için kemiğin dönel simetrisini, ağırlık merkezini
ve zemine temas noktasını eş zamanlı olarak hesaba katması gerekir. Bilişsel psikolojide
"Zihinsel döndürme" (Mental rotation) kapasitesi olarak adlandırılan bu ileri düzey beceri,
Shepard ve Metzler'in (1971) klasik deneylerinden bu yana matematik başarısını ve
mühendislik yeteneğini en güçlü biçimde yordayan faktörlerden biri olarak kabul görmektedir
[12]. Uttal ve arkadaşlarının (2013) 217 çalışmayı kapsayan meta analizi, uzaysal düşünme
becerisinin eğitimle geliştirilebilir olduğunu ve bu gelişimin kalıcı olduğunu kanıtlamıştır
[13]. Taladı oyununda mesafe hesabı boyutu bu kazanımı daha da derinleştirir.  Oyuncu,
belirli bir uzaklıktan atış yaparken hem hedef aşıkların konumunu hem de kendi aşığının
izleyeceği yolu üç boyutlu olarak zihinde canlandırmalıdır. Newcombe'un (2017) STEM
eğitimi üzerine yürüttüğü araştırmalar, erken dönemde geliştirilen uzaysal düşünme
becerisinin matematik, fen bilimleri ve mühendislik başarısını güçlü biçimde yordadığını
ortaya koymuştur [14]. Aşık oyunlarında çocuk, farkında olmadan uygulamalı bir fizik dersi almaktadır. Kuvvet, açı, mesafe ve ağırlık arasındaki ilişkileri sezgisel olarak kavramakta; bu kavrayışı her atışta yeniden sınamaktadır.

Çalışma Belleği ve Görsel Hafıza
Aşık oyunlarında kural takibi, birden fazla aşığın konumunu ve düşüş biçimini akılda tutmayı
gerektirir. Zıt oyununda 3-4 oyuncunun önündeki paraları, kimin hangi sırada olduğunu ve
atışların sonuçlarını eş zamanlı olarak zihninde tutan çocuk, farkında olmadan çalışma
belleğini (Working memory) yoğun biçimde kullanmaktadır. Baddeley ve Hitch'in (1974)
öncü çalışmalarıyla ortaya konan çalışma belleği modeli, günlük bilişsel işlemlerin temel
mekanizmasını açıklamaktadır [15]. Diamond'ın (2013) kapsamlı derlemesi, çalışma
belleğinin oyun ve egzersizle artırılabildiğini, bu artışın akademik başarıyla doğrudan ilişkili
olduğunu belgelemektedir [16]. Görsel hafıza boyutunda ise aşık kemiğinin dört farklı yüzünü renk ve şekil özellikleriyle birlikte tanımak ve hatırlamak, görsel çalışma belleğini sistematik biçimde çalıştırmaktadır. Süttü oyunundaki ikili karşıtlık (Beyaz/siyah) ise daha temel bir bellek kodlamasını işe koşar; çocuk, renk-sonuç eşleşmesini hızla şemalaştırır ve bu şemayı olası senaryolara genelleştirir.

Yürütücü İşlevler: Planlama, İnhibisyon ve Bilişsel Esneklik
Diamond'ın (2013) yürütücü işlevler modeli, üç temel bileşeni tanımlamaktadır: İnhibisyon
(Dürtü kontrolü),  Çalışma belleği ve Bilişsel esneklik [16]. Aşık oyunları bu üç bileşeni de
aynı anda harekete geçirir. Taladı oyununda oyuncu yalnızca sırasını beklemekle kalmaz; sırası geldiğinde ne yapacağını, hangi açıyla atacağını ve başarılı olursa neler kazanacağını önceden planlar. Bu ileri görüşlü planlama, prefrontal korteksin gelişimiyle doğrudan ilişkilidir [16]. Miyake ve arkadaşlarının (2000) çalışması, yürütücü işlevlerin akademik başarıyı güçlü biçimde yordadığını ve bu işlevlerin erken dönemde oyun ortamında geliştiğini ortaya koymuştur [17]. İnhibisyon boyutunda ise çocuğun sırasını beklerken dürtüsel davranışlarını kontrol etmesi, kazandığında aşırı tepki vermemesi ve kaybettiğinde oyuna devam etmesi.. Tüm bunlar inhibisyon kapasitesinin doğal bir egzersizini oluşturmaktadır. Shaheen'in (2014) araştırması, oyun ortamının yürütücü işlevlerle ilgili davranışlar üzerindeki olumlu etkisini deneysel olarak belgelemiştir [18].

Dikkat: Yoğunluk, Süre ve Ayrıntıya Odaklanma
Posner ve Petersen'in (1990) dikkat ağları kuramına göre dikkat; oryantasyon, yürütücü
kontrol ve alarm olmak üzere üç ayrı ağın koordinasyonuyla çalışan bir sistemdir [19]. Aşık
oyunları, bu üç ağı aynı anda aktive eder. Atışı bekleyen oyuncu alarm ağını devrede tutar,
kimi vuracağını seçerken oryantasyon ağını, kuralları uygulamak için yürütücü ağını kullanır.
Bir oyuncu aşığı havaya kaldırıp atmadan önce bir an için tüm dikkati o kemiğe yönelir. Sonra zemine, ardından düşüş noktasına, ardından kuralların gerektirdiği değerlendirmeye. Bu dikkat odağının sürekli değişimi ve her seferinde tam anlamıyla yoğunlaşma zorunluluğu,
dikkat kapasitesini sistematik biçimde eğitmektedir. Dijital ekran eğlencelerinin aksine bu durum edilgen bir dikkat değil etkin, amaçlı ve sürdürülebilir bir dikkat sürecidir.

Bütünsel Algı, Parça Bütün İlişkisi ve Kavramsal Düşünme
Aşık kemiğinin dört yüzü (Taladı, çik, tök ve dar kenar) bir bütünün parçaları olarak
öğrenilir. Çocuk oyun oynadıkça bu parçaların birbiriyle ilişkisini içselleştirir. Tek bir yüzü
gördüğünde diğer üçünün konumunu zihninde tamamlar. Gestalt psikolojisinin temel ilkesi
olan "Bütün, parçaların toplamından fazladır" ilkesi, aşık oyunlarında somut bir yaşantıya
dönüşmektedir. Kavramsal düşünme açısından bakıldığında, "Çik", "Tök" ve "Taladı" kavramları arasındaki hiyerarşik ilişkiyi kavramak, çocuğun zihninde ilk kategori ağlarını oluşturur. Vygotsky'nin (1934/1986) vurguladığı üzere, kavramlar sosyal etkileşim içinde, özellikle oyun ortamında gelişmektedir [20]. Aşık oyunlarının kendine özgü terminolojisi (Taladı, çik, tök, zıt,üğrümbeç, çıldırdak) çocuğun sözel dağarcığını genişletirken aynı zamanda soyut kavramları somut nesnelerle eşleştirme becerisini de geliştirmektedir.

Duygusal Kazanımlar
Duygu Düzenleme ve Hayal Kırıklığı Toleransı
Aşık oyunlarında kazanmak ve kaybetmek, oyunun ayrılmaz parçalarıdır. Taladı oyununda
"Atışın başarısız olması durumunda el değişir" kuralı, başarısızlığın oyunun yapısına içkin
olduğunu göstermektedir. Çocuk bu başarısızlıkla defalarca yüzleşir ve her seferinde sırasını
beklemeyi, duygusal tepkisini düzenleyerek oyuna devam etmeyi öğrenir. Gross'un (2002) duygu düzenleme modeli, duyguların bilişsel yeniden değerlendirme ve tepki
baskılama yoluyla yönetilebildiğini ortaya koymuştur [21]. LaFreniere'nin (2013) araştırması,
oyun ortamının fizyolojik uyarılmayı yönetmek ve duygu düzenleme becerilerini geliştirmek
için eşsiz bir bağlam sunduğunu belgelemiştir [22]. Aşık oyunlarında her başarısız atış,
çocuğa kontrollü bir hayal kırıklığı deneyimi yaşatmakta, bu deneyim, uzun vadeli duygusal
dayanıklılığın (Resilience) temel taşlarını döşemektedir. Süttü oyunundaki "Çay pişirme cezası" ise kaybı sembolik bir sosyal sorumluluğa dönüştürerek utancı değil sorumluluğu ön plana çıkarmaktadır. Bu yapı, çocuğun kaybı bir yenilgi olarak değil yerine getirilmesi gereken bir toplumsal görev olarak içselleştirmesini sağlamaktadır.

Adalet Duygusu, Kural Bağlılığı ve Empati
Aşık oyunları, çocuğun kural içselleştirme sürecinin minyatür sahneleridir. Kimse bir hakem
atamamıştır, oyuncular kuralı hem uygular hem de denetler. Bu yapı, çocuğun hem kurala
uyma hem de haksızlığa itiraz etme pratiği yapmasına olanak tanır. Piaget, ahlak gelişiminin
oyun ortamında kurallara karşı geliştirilen tutumlardan beslendiğini gözlemlemiştir [23]. Aşık
oyunlarında "Ütülen aşığın bir kuruşa satılması" gibi ekonomik adalet normları bile çocuğun
erken dönemde mülkiyet, karşılıklılık ve dürüstlük kavramlarıyla bütünleşik bir deneyim
yaşamasını sağlamaktadır. Empati boyutunda ise rakibin başarısını izlemek, onun sevincini kendi içinde hissetmek ve sırasını beklemek yani diğerinin perspektifini almak, zihin kuramı (Theory of mind) gelişimi açısından işlevsel bir ortam sunmaktadır. Yatmaz ve arkadaşlarının (2021) araştırması,geleneksel oyunların 3-6 yaş çocuklarda paylaşma, işbirliği, dayanışma ve empati değerlerinin kazanılmasına katkı sağladığını belgelemiştir [24].

Kültürel Kimlik, Aidiyet ve Kuşaklar Arası Bağlanma
Büyükbabası veya büyükannesiyle birlikte aşık oynayan bir çocuk yalnızca bir oyun
öğrenmemektedir. Kendisinden önce gelen nesillerin hayatına bir köprü kurmaktadır.
Kemiğin rengine, boyanmasına, kurşun dökme ritüeline ilişkin yerel bilgi, o çocuğun
kimliğinin bir parçası haline gelir. Erikson'un (1968) psikososyal gelişim kuramında kimlik duygusu, sağlıklı bir kişilik gelişiminin temel taşlarından biridir [11]. Özellikle göç ve kentleşmenin hızlandığı günümüzde, kök kültüre bağlılığı pekiştiren bu tür deneyimler; çocukların kimlik krizlerine karşı bir tampon işlevi görebilmektedir. Springer dergisinde 2025 yılında yayımlanan güncel bir araştırma, geleneksel oyunların kültürel kimliği şekillendirme ve topluluk bağını güçlendirmedeki rolünü deneysel olarak ortaya koymuştur [25]. Aksoy'un (2014) Sarıkeçili Yörükleri üzerine yürüttüğü alan araştırması da bu bulguyu
desteklemektedir. Yörük çocuk oyunları yalnızca eğlence aracı değil kültürel birikimin
tanındığı, denendiği ve benimsendiği bir iletişim ortamıdır [10].

Davranışsal Kazanımlar
İnce Motor Becerisi ve El Göz Koordinasyonu
Aşık kemiğini tutmak, döndürmek, belirli bir güçle ve açıyla atmak. Tüm bunlar ince motor
becerilerin yoğun biçimde kullanılmasını gerektirir. Kurşun dökülmüş bir aşığı kontrollü
biçimde atmak ise bilekten gelen hassas bir kuvvet ayarlamasını talep eder. İnce motor
becerilerin gelişimi, okul öncesi dönemde kalem tutmayı, makas kullanmayı ve sonraki
yıllarda müzik aleti çalmayı, tasarım çizmeyi kapsar. Bu becerilerin erken ve yoğun biçimde
çalıştırılması, nöroplastisite döneminde kritik sinaptik bağlantıların güçlenmesine zemin
hazırlar [26]. El göz koordinasyonunda ise hedef mesafe hesabı ile kassal kontrolün eş zamanlılığı, serebellum (Küçük beyin) ve bazal ganglionların koordineli çalışmasını gerektirir. Bu koordinasyonun oyun içinde tekrar tekrar prova edilmesi, motor öğrenmenin en etkili biçimini oluşturmaktadır [27].  Başarılı bir atış için gözün hedefi algılaması, beynin hareket planlaması ve elin bu planı uygulaması gerekmektedir. Bu sürecin tekrarlanması, el-göz koordinasyonunu kalıcı biçimde geliştirmektedir.

Sıralama, Organizasyon ve Stratejik Planlama
"Atış sırasına göre ilk oyuncu..." ifadesi, aşık oyunlarının her varyantında sıranın titizlikle
takip edildiğini göstermektedir. Sıra yönetimi, sosyal organizasyonun en temel ve en erken
kazanılan biçimlerinden biridir. Taladı oyununda oyuncu yalnızca sırasını beklemekle
kalmaz, sırası geldiğinde ne yapacağını, hangi açıyla atacağını ve başarılı olursa neler
kazanacağını önceden planlar. Bu ileri görüşlü planlama, prefrontal korteksin gelişimiyle
doğrudan ilişkilidir [16]. Stratejik boyutta ise çocuk, hangi aşığı hedefleyeceğini, ne kadar kuvvet uygulayacağını ve risk alıp almayacağını önceden hesaplamaktadır. Bu süreç, soyut düşünme ve problem çözme becerilerini doğal bir bağlamda geliştirmektedir.

Sosyal Davranış Kalıpları ve Grup Dinamiği
Aşık oyunları toplu olarak oynanır. Birlikte oturmak, konuşmak, anlaşmak, tartışmak ve
uzlaşmak. Bunların hepsi birer sosyal beceri denemesidir. Bandura'nın (1977) sosyal öğrenme
kuramı çerçevesinde, yaşça küçük çocuklar büyükleri izleyerek oyunu öğrenir. Bu süreçte
yalnızca atış tekniğini değil sosyal normları da içselleştirir [7]. Oyun ortamında kazanma ve kaybetme, rekabet ve işbirliği, bireysel başarı ve grup sorumluluğu bir arada bulunmaktadır. Bu karmaşık sosyal dinamik, çocuğun gerçek yaşamdaki ilişkilerini yönetmek için ihtiyaç duyacağı becerilerin erken bir provası niteliğindedir.

Beyinde Ne Olur?
Aşık oyunlarının neden bu denli etkili bir öğrenme aracı olduğunu anlamak için beyin
düzeyine inmek gerekmektedir. Modern nörogörüntüleme araştırmaları, başarı beklentisinin
dopamin sistemini aktive ettiğini ortaya koymuştur. Aşık atmadan hemen önce, "Acaba taladı
gelecek mi?" sorusuyla birlikte çocuğun beyninde dopaminerjik bir beklenti yükselir. Bu
beklenti, odaklanmayı ve motivasyonu artırır [8]. Kazanma anında ödül sistemi (Nucleus
accumbens) aktive olur. Bu his, çocuğu tekrar oynamaya motive eder. Kaybetme anında ise
anterior singulat korteks devreye girer ve hatadan öğrenme süreci başlar. Bu döngü (Beklenti, eylem, sonuç, değerlendirme, yeniden deneme) psikologların "Öğrenme döngüsü" olarak tanımladığı en temel bilişsel yapıdır. Üstelik aşık oyunları bu döngüyü dijital oyunlardan çok daha sağlıklı bir biçimde işletir. Çünkü burada fiziksel hareket, sosyal etkileşim, somut nesnelerle temas ve gerçek dünya belirsizliği bir arada bulunmaktadır. Yapay zeka algoritmaları tarafından optimize edilmiş ödül döngüleri yerine gerçekliğin tüm karmaşıklığını içeren bu yapı, beynin daha bütünleşik ve daha dayanıklı öğrenme ağları kurmasını sağlamaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi'nin (2018) raporunda da vurgulandığı üzere, oyun sırasında beyin nörotransmitterlerinin (Dopamin ve serotonin dahil) salgılanması, çocuğun odaklanma kapasitesini ve öğrenme motivasyonunu doğrudan desteklemektedir [3].

Dijital Çağda Geleneksel Oyunun Yeri
"Çocuğa tablet al, oyun oynasın" anlayışı son yirmi yılda ebeveynlik pratiklerinde belirleyici
bir yer edinmiştir. Oysa gelişim araştırmaları bu yaklaşımın ciddi sınırlılıklarına dikkat
çekmektedir. Christakis ve arkadaşlarının (2004) araştırması, erken dönem televizyon ve
ekran maruziyetinin sonraki yıllarda dikkat sorunlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur
[28].  Pasif alıcı konumundaki çocuk, ince motor becerisini, uzaysal düşünmeyi ve sosyal
müzakereyi bizzat deneyimleyememektedir. Aşık oyunları ise çocuğu edilgen alıcı değil etkin yapıcı konumuna yerleştirir. Her atış, her sonuç değerlendirmesi, her anlaşmazlık çözümü, çocuğun kendi elleriyle, kendi kararlarıyla inşa ettiği bir öğrenmedir. Gray'in (2013) kapsamlı çalışması, serbest ve yapılandırılmamış oyunun çocukları daha mutlu, daha özgüvenli ve daha iyi öğrenenler haline getirdiğini, oyun saatlerinin azaltılmasının akademik başarıyı artırmadığını, aksine uzun vadede düşürdüğünü ortaya koymuştur [29].

Aşağıdaki tablo, geleneksel aşık oyunlarının dijital oyunlarla karşılaştırmalı gelişimsel
profilini özetlemektedir:

Gelişimsel Alan                                       Aşık Oyunları                                      Dijital Oyunlar
İnce Motor Becerisi                                    Doğrudan, yoğun gelişim                            Sınırlı (yalnızca
                                                                                                                                         dokunmatik/tıklama)
Uzaysal Düşünme                                     Gerçek.3B nesnelerle aktif gelişim            Ekran düzleminde sınırlı                                             
Sosyal Etkileşim                                      Yüz yüze, gerçek zamanlı                           Çoğunlukla dolaylı veya yok
Duygu Düzenleme                                   Gerçek hayal kırıklığı deneyimi                   Yapay/kontrollü ortam
Kültürel Kimlik                                        Güçlü kuşaklar arası bağ                              Genellikle kültür-nötr
Dikkat Süresi                                              Uzun, amaçlı dikkat                                     Kısa, parçalı dikkat
Dopamin Döngüsü                                    Sağlıklı, gerçekçi beklenti                    Aşırı uyarılmış, bağımlılık riski

Gelişimsel Kazanımlarla İlgili Genel Bir Değerlendirme
Aşık oyunlarının sunduğu gelişimsel kazanımlar, üç temel kategoride özetlenebilir. Ancak bu
kategoriler arasında keskin sınırlar yoktur. Çocuk bir aşık atar, gözü kemikle zemin arasındaki mesafeyi hesaplar (görsel-uzaysal yetenek), bileği döndürür (ince motor), kuralı hatırlar (çalışma belleği), sonucu değerlendirir (yorumlama-yargılama) ve kazanıp kazanmadığını anlar (duygusal düzenleme). Bunların hepsi bir saniyenin içinde gerçekleşir. İşte bu eş zamanlılık, aşık oyununu olağanüstü bir gelişim aracına dönüştüren şeydir.

Gelişim Alanı                   Oyundaki Karşılığı                 Kazanılan Yeti                İlgili Kaynak
Uzaysal Düşünme             Kemiğin 4 yüzünü ayırt etme,        Zihinsel döndürme,        Shepard & Metzler,
                                               atış yörüngesi hesaplama                      3B algı               1971; Uttal et al., 2013                                                                                                                                             
                                                     

Çalışma Belleği                Oyun sırasını, kazanılan aşıkları,       Kısa süreli hafıza,   Baddeley & Hitch, 1974;
                                                   kuralları akılda tutma                      görsel hafıza                      Diamond, 2013

                                                          
Yürütücü İşlevler               Sıra bekleme, strateji                       Planlama, inhibisyon,    Diamond, 2013; Miyake
                                                        geliştirme, kural  uygulama                  bilişsel esneklik            et al., 2000

İnce Motor                         Aşığı parmakla kavrama,                  El-göz koordinasyonu,     Nörobiyoloji literatürü
                                                               hedefe fırlatma                                    hassas hareket

Dikkat                                   Atış anında kilitlenme,                   Seçici, sürdürülebilir     Posner & Petersen, 1990
                                                       rakibi izleme                               bölünmüş dikkat

Duygu Düzenleme               Kaybetme, sıra bekleme,            Hayal kırıklığı toleransı,    Gross, 2002; LaFreniere,
                                                      ceza kabul etme                               dayanıklılık                             2013

Ahlaki Gelişim                    Kural uygulama, hakkını                  Empati, dürüstlük,              Piaget, 1932
                                                      savunma, adalet                             sorumluluk

Kültürel Kimlik                    Yerel terminoloji,                            Aidiyet, kimlik            Erikson, 1968; Aksoy,
                                               kuşaklar arası oyun                                bütünlüğü                            2014

Sosyal Beceriler                     Grup içi iletişim,                         İşbirliği, liderlik, sosyal    Bandura, 1977; Yatmaz
                                                müzakere, uzlaşı                                          normlar                         et al., 2021

Mirası Geleceğe Taşımak
Anamur ve Bozyazı'nın geleneksel aşık kemiği oyunları (Zıt, Taladı ve Süttü) yüzeysel
bakışta sıradan bir köy eğlencesi gibi görünebilir. Oysa bu yazıda incelediğimiz
gibi bu oyunlar bir çocuğun beyin gelişimini, duygusal olgunluğunu ve sosyal becerilerini
aynı anda işe koşan bütünleşik gelişim sistemleridir.
Gelişim psikolojisi ve nörobilim literatürü, bu oyunların sunduğu kazanımları açık biçimde
desteklemektedir. Uzaysal düşünme ve zihinsel döndürme kapasitesi, çalışma belleği ve
görsel hafıza, yürütücü işlevler, ince motor becerisi ve el göz koordinasyonu, duygu
düzenleme ve hayal kırıklığı toleransı, adalet duygusu ve empati, kültürel kimlik ve kuşaklar
arası bağlanma, sosyal davranış kalıpları ve grup dinamiği. Bu tablo, aşık oyunlarının
gelişimsel açıdan ne denli kapsamlı bir potansiyel barındırdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Dijital ekranların çocukların dikkatini giderek daha kısa sürelerle meşgul ettiği, ince motor
becerilerin ve uzaysal düşünmenin zayıfladığı, kuşaklar arası bağların koptuğu günümüzde,
aşık oyunları bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: Çocuk gelişimi için en güçlü
araçlardan biri, teknoloji değil hareket, etkileşim, düşünme ve kültürün birleştiği nitelikli
oyundur.
Aşık oyunları  özellikle ilkokul öncesi ve ilkokul düzeyinde oyun temelli
öğrenme etkinlikleri içine dahil edilebilir. Kemiğin kendisi kullanılmasa bile Süttü'deki
çubuk varyasyonu gibi uyarlamalar, modern eğitim ortamlarında rahatlıkla uygulanabilir.
Müfredatta yer alan uzaysal düşünme, dikkat ve sosyal beceri hedefleriyle doğrudan
ilişkilendirilebilir.
Büyükbabalar ve büyükanneler bu oyunları torunlarıyla paylaşabilir. Bu paylaşım, yalnızca bir oyun değil nesiller arası bir köprü, kültürel bellek aktarımı ve derin bir
bağlanma deneyimidir. Çocuğunuz belki o gün taladı atmayı öğrenmez ama büyüğünün
yanında hissettiği güvenli aidiyet duygusu, onun için en değerli gelişimsel kazanımdır.
Anamur ve Bozyazı belediyeleri, bu oyunları yaşatmaya yönelik çocuk atölyeleri ve kültür belgelemesi projeleri hayata geçirebilir. Oyunun yaşaması için oynayan nesil gerekmektedir. Bu nedenle canlandırma çalışmaları gelecek kuşaklara yapılan en değerli kültürel yatırımdır.
Bir avuç aşık kemiği, yüzyılların bilgeliğini içinde taşımaktadır. Toroslar'ın bu kadim
oyunları, yalnızca korunmayı değil yeniden keşfedilmeyi, anlaşılmayı ve çocuklarla
buluşturulmayı hak etmektedir.

Kaynakça
Aksoy, H. (2014). Çocuk oyunlarının işlevleri: Sarıkeçili Yörük çocuk oyunları. Millî
Folklor, 26(101), 265-278.

Baddeley, A. D., & Hitch, G. (1974). Working memory. G. H. Bower (Ed.), The psychology
of learning and motivation (Cilt 8, ss. 47-89) içinde. Academic Press.

Bandura, A. (1977). Social learning theory. Prentice Hall.

Bronfenbrenner, U. (1979). The ecology of human development. Harvard University Press.
Christakis, D. A., Zimmerman, F. J., DiGiuseppe, D. L., & McCarty, C. A. (2004). Early
television exposure and subsequent attentional problems in children. Pediatrics, 113(4), 708-
713.

Council on Communications and Media. (2018). The power of play: A pediatric role in
enhancing development in young children. Pediatrics, 142(3), e20182058.

Diamond, A. (2013). Executive functions. Annual Review of Psychology, 64, 135-168.

Erikson, E. H. (1968). Identity: Youth and crisis. Norton.

Gray, P. (2013). Free to learn: Why unleashing the instinct to play will make our children
happier, more self-reliant, and better students for life. Basic Books.

Gross, J. J. (2002). Emotion regulation: Affective, cognitive, and social consequences.
Psychophysiology, 39, 281-291.

Kaya, G. (2011). Türk dünyasında aşık oyunları. [Anamur ve Bozyazı Çocuk Oyunları,
Birinci Bölüm, ss. 57-59]

Koerper, H. C. (1996). Astragalus bones: Artifacts or ecofacts. Pacific Coast Archaeological
Society Quarterly, 35(2-3).

LaFreniere, P. (2013). Children's play as a context for managing physiological arousal and
learning emotion regulation. Psihologijske teme, 22(2), 183-204.

Luo, L., & Bhatt, D. (2012). Development of motor skills and the nervous system. Annual
Review of Neuroscience, 35, 319-345.

Miyake, A., Friedman, N. P., Emerson, M. J., Witzki, A. H., Howerter, A., & Wager, T. D.
(2000). The unity and diversity of executive functions and their contributions to complex
'frontal lobe' tasks. Cognitive Psychology, 41(1), 49-100.

Newcombe, N. S. (2017). Harnessing spatial thinking to support STEM learning. OECD
Education Working Papers, No. 161.

Piaget, J. (1932). The moral judgment of the child. Free Press.

Piaget, J. (1962). Play, dreams and imitation in childhood. Norton.

Posner, M. I., & Petersen, S. E. (1990). The attention system of the human brain. Annual
Review of Neuroscience, 13, 25-42.

Role of Traditional Games in Shaping Cultural Identity and Strengthening Community
Cohesion. (2025). Human Arenas. Springer. https://doi.org/10.1007/s42087-025-00534-6

Schultz, W. (1998). Predictive reward signal of dopamine neurons. Journal of
Neurophysiology, 80(1), 1-27.

Shaheen, S. (2014). How child's play impacts executive function-related behaviors. Applied
Neuropsychology: Child, 3(3), 182-187.

Shepard, R. N., & Metzler, J. (1971). Mental rotation of three-dimensional objects. Science,
171(3972), 701-703.

Thompson, R. A. (1994). Emotion regulation: A theme in search of definition. Monographs
of the Society for Research in Child Development, 59(2-3), 25-52.

Uttal, D. H., Meadow, N. G., Tipton, E., Hand, L. L., Alden, A. R., Warren, C., &
Newcombe, N. S. (2013). The malleability of spatial skills: A meta-analysis of training
studies. Psychological Bulletin, 139(2), 352-402.

Vygotsky, L. S. (1978). Mind in society: The development of higher psychological processes.
Harvard University Press.

Vygotsky, L. S. (1934/1986). Thought and language (Çev. A. Kozulin). MIT Press.

Yatmaz, A. K., Gökçe, N., Çok, Y., & Erdoğan, B. M. (2021). Geleneksel oyunların 3-6 yaş
çocukların sosyal-duygusal gelişimleri üzerindeki etkisi. Eğitim ve Yeni Yaklaşımlar Dergisi,
4(2).  https://dergipark.org.tr/en/pub/jena/article/895835

14 Mayıs 2026 Perşembe

Huzurevi mi Evlatların Yanı mı?

Yaşlılarda gördüğüm bir durum var; özellikle eşi vefat ettikten sonra  evlatları ile yaşamaya devam etmek istiyorlar ki bu durumu özellikle yaşları ilerleyip fiziken kendilerine yetemez hale gelmeye başladıklarında daha çok gözetiyorlar. Ama bu durumda da iki şey sürekli onların kafasına takılıyor; birincisi evlatlarına yük olduklarını hissetmeleri ikincisi ise rahatlıkla sohbet edebilecekleri arkadaşlarının olmaması. Huzurevi gibi profesyonel destek sunan bir yerde hayatlarına devam etmeleri sosyalleşmeleri ve temel bakımları için avantaj sunarken arkadaş edinip sohbet ortamı da oluşturabilmeleri mümkün. Ama bu defa da huzurevine gitmeyi evlatlarının kendilerini terk etmeleri olarak algılıyorlar, elaleme rezil olduklarını düşünüyorlar, kendilerini huzurevine düşmüş, anlamsız, değersiz biri olarak görmeye başlıyorlar. Toplumda yaşlıların böyle bir çıkmazı var ve emin olamıyorlar hangi kararı vereceklerine. Bu mesele aslında sadece “Huzurevi mi, evlatların yanı mı?” sorusu değil. Daha derinde bence şu soru var; “İnsan yaşlandığında hâlâ aile içinde anlamlı ve değerli biri olarak kalabiliyor mu?” Bu soruyu unutmayın lütfen, yazı ilerlerken üstünde duracağız.

Türk toplumunda yaşlılık sadece biyolojik bir dönem değil aynı zamanda saygınlık, aile büyüklüğü, dua, tecrübe ve kök olma anlamı taşır. Bizim kültürümüzde anne babayı yanında tutmak "Vefa”, onları bir kuruma vermek ise çoğu zaman “Terk etmek” gibi algılanır. Bu düşüncenin kökünde kötü niyet yok aslında tarihi bir gerçeklik var. Çünkü geçmişte huzurevlerinin bir kısmı gerçekten “Sahipsiz yaşlıların bırakıldığı yerler” gibi görülüyordu. O yüzden bugün birçok yaşlı için huzurevine gitmek sadece adres değiştirmek değil “Artık işe yaramıyorum” düşüncesine dönüşüyor.

Burada toplum olarak yüzleşmemiz gereken bir gerçek yok mu sizce? 
Eskinin geniş aile düzeni büyük ölçüde çöktü. Eskiden aynı evde, bahçede, avluda ya da sokakta üç kuşak yaşardı. Yaşlı insan gün içinde torununu görürdü, komşusunu görürdü, camiye giderdi, esnafla sohbet ederdi. Bugün ise şehir hayatı insanı apartman bloklarına, dairelerine sıkıştırdı. Çocuklar sabah işe gidiyor, torunlar okula gidiyor, akşam herkes telefona kapanıyor. Evde fiziksel olarak birlikte yaşamak, duygusal olarak birlikte yaşamak anlamına gelmeyebiliyor. Bu noktadaki eşiği yakalamamız, görmemiz gerekiyor. Duygusal anlamda birlikteliği umduğu gibi yaşayamayan yaşlılar, fiziki birlikteliğe sıkışıp kalan yaşam tarzından dolayı “İşe yaradığını hissetmek”ten uzaklaşıyor. Yemek yemede sorun yaşamaz, ilaçlarını almada sorun yaşamaz, güvenliğinden sorun yaşamaz ama iletişimi kopuk, zihni dağınık, duygusal olarak mahcup, çökkün bir yaşam sürer hale geliyor. Birçok yaşlı insanın psikolojik çöküşü şu cümleyle başlıyor; “Ben artık yük oldum.” Bu düşüncenin beslediği duygu çok yıkıcıdır. Çünkü insan sadece bakım ihtiyacıyla değil onur kaybı hissiyle de yaşlanır. Yani kimlik değil de kişiliğinin zarar görmesi. Onu deyince kişilik gelsin aklınıza lütfen kimlik değil.
Burada evlatlarının da görünmeyen bir yükü var. Modern hayatın temposunda hem çocuk yetiştirip hem çalışıp hem de (İleri düzey) bakım gerektiren anne babaya bakmak bazen fiziksel ve psikolojik olarak sürdürülemez hale geliyor ama Türk toplumunda insanlar bunu açıkça konuşamıyor. Çünkü anne babaya bakım vermekte zorlandığını söyleyen biri hemen “Hayırsız evlat” olmakla damgalanıyor. Bu da iki tarafı da suçluluk içine sokuyor; yaşlı: “Yük oluyorum.”, evlat: “Yetemiyorum.” Sonra evin içinde sessiz bir gerilim yaşanıyor. Kimse kötü değil ama herkes yoruluyor.

İşte burada huzurevi meselesine daha dürüst bakmak gerekiyor. İyi bir yaşlı bakım merkezi bazen gerçekten daha sağlıklı olabilir çünkü düzenli sağlığı takip edilir, fiziki güvenlik sunulur, sosyalleşme imkânı verir, yalnızlık hissini azaltır, aynı hayat dönemindeki insanlarla iletişim kurdurur. İnsan kendi yaş grubuyla konuşmaya ihtiyaç duyar. 80 yaşındaki bir insan bazen torunundan çok kendi kuşağından biriyle çay içmek ister. Neden? Çünkü ortak hafıza vardır; aynı türküler, aynı dönemler, aynı kayıplar…
Ama sorun şu ki bizde huzurevi çoğu zaman “Hayatından umut kesilmiş insanların bekleme odası” gibi sunuluyor. Bu cümleyi okuyunca aklınıza ne geldi?.. Bu algı değişmediği sürece yaşlılar oraya gitmeyi reddedecek. 
Batılı ülkelerde huzurevi yapısı farklı modellerle karşılık bulmuş durumda. Oradaki bazı modellerin iyi tarafı şu; yaşlılık bağımsız bir hayat evresi olarak görülüyor. İnsanlar “Çocuklarıma yük olmayayım” düşüncesiyle kendi sosyal alanlarını korumaya çalışıyorlar. Ama kötü tarafı da şu oluyor; aşırı bireysellik yüzünden yaşlıların tamamen yalnızlaşması. Bu ayrı bir yazı konusu. Şimdi bu noktadan giriş yaparsam bu yazı dağılır.

Türk toplumu olarak bizlerin yapmamız gereken şey bu iki uç arasında bir denge kurmak ya da kurmaya çalışmak. Birincisi yaşlıyı tamamen aileye mahkûm etmek doğru değil. İkincisi yaşlıyı tamamen kurumsal hayata bırakmak da doğru değil. En sağlıklı model ne olabilir? İdeal olana ben karar veremem elbette ama bence aile bağlarının devam ettiği, evlatlarının düzenli ziyaret ettiği,
yaşlının kendisiyle ve ailesiyle ilgili karar süreçlerine katıldığı, bakımın profesyonel destekle güçlendirildiği dinamik bir model. Çünkü yaşlı insanın asıl korkusu bakım eksikliği değil unutulmak. Bir anne ya da baba için en ağır olanı “Ben artık kimsenin hayatında önemli bir yere sahip değilim.” düşüncesinin  yarattığı his. Bu yüzden çocukların tavrı belirleyici oluyor. Eğer yaşlı bir birey huzurevine “Senden kurtuluyoruz” düşüncesiyle, tavrıyla gönderilirse psikolojik olarak çöker ama “Senin daha rahat edeceğin arkadaşların olacak, biz yine senin aileniz.” yaklaşımıyla süreç yönetilirse sonuç çok farklı olabilir. Bir başka acı gerçek daha var; bazı yaşlılar da çocuklarının hayatını tamamen kendi etraflarında döndürmek isteyebiliyor. Bu da sağlıklı değil çünkü evlat olmak, bütün hayatını durdurup sadece ebeveyn bakımına adanmak anlamına gelmez. Türk kültüründe fedakârlık çok yüceltilir ama tükenmişlik üzerinde durulmaz, konuşulmaz. Bu yüzden meseleye sadece “Anne babaya bakmak sevaptır” düzeyinde bakmak eksik kalıyor. Evet anne babaya merhamet ve vefa bizim hem dini hem kültürel değerimizdir ama merhamet sadece aynı evde tutmak değildir. Bazen en merhametli karar profesyonel destek almaktır.

Yaşlılıkta insanın ihtiyacı sadece bir oda ve yemek değildir. İnsan saygı görmek, işe yaradığını hissetmek, unutulmamak, konuşacak birini bulmak, yük değil değer olduğunu hissetmek ister. Türk toplumu olarak asıl problemimiz huzurevi değil de yaşlılığı “Hayatın kenarına çekilme dönemi” olarak görmemiz olabilir mi acaba? 

Yaşlılık, insanın değersizleştiği değil farklı bir şekilde var olmaya devam ettiği bir dönem olmalı. Ve biz toplum olarak yaşlılarımızın kıymetini bilen bu bakış açısını geliştirebilecek birikime ve beceriye sahibiz diye düşünüyorum.

Mustafa Said Mert. 
14.05.2026

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Sosyal Medya ve Dopamin Döngüsü

Beyin neden bir bildirime bu kadar muhtaç hisseder?

Sabah gözlerinizi açtığınızda yaptığınız ilk şey nedir? 
Telefonu almak, ekranı kaydırmak, bir şeylerin değişip değişmediğine bakmak? 
Eğer öyleyse yalnız değilsiniz. Dünya genelinde internet kullanıcılarının %76'sı uyanır uyanmaz sosyal medyasını kontrol ediyor. Bu rakam tesadüf değil. İnsan beyninin, modern bir tuzağa düşmesinin sayısal yansıması.

Dopamin 
Dopamin hakkındaki en yaygın yanlış inanç, onun bir zevk hormonu olduğudur. Stanford Üniversitesi nörobiyologu Robert Sapolsky'nin kapsamlı çalışmaları, dopaminin asıl rolünün zevki yaşamak değil zevki beklemek olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle dopamin, ödülü aldığınızda değil almak üzere olduğunuzu düşündüğünüzde salgılanır.
Bu ayrım son derece kritiktir. Klasik koşullanma deneyleri, maymunlara meyve suyu verilmeden önce bir ışık yakıldığında zamanla maymunların dopamin artışını meyve suyu geldiğinde değil ışık yandığında yaşadığını ortaya koymuştur. Ödülün kendisi değil ödülün habercisi dopamini ateşler.
Sosyal medya bildirim sesi tam da bu işlevi görür yani meyve suyundan önce yanan ışık gibi. Beyin "Belki bir beğeni vardır, belki bir yorum" diye tahmin yürüttüğü anda dopamin sistemi devreye girer. Telefonu elinize almadan önce bunun gerçekleştiğini unutmamalıyız. Dopaminin sosyal medyayla ilişkili kısmı, beynin ödül döngüsüyle işlenir. Bu döngü yiyecek, cinsellik ve sosyal onay gibi hayatta kalmayı destekleyen uyaranlar için gelişmiştir. Sosyal medya uygulamaları, bu döngüyü dijital bir tetikleyiciyle aktif hale getirir. Prefrontal korteks yani mantıklı karar vermemizi sağlayan beyin bölümü ise bu aktivasyona karşı koyacak kapasiteden büyük ölçüde yoksundur çünkü duygusal uyaranlara prefrontal tepki, milisaniyeler diyeceğimiz kısa sürelerde geç gelir. Sosyal medya dopamin döngüsü, davranış psikolojisinin temel prensiplerini kusursuz biçimde kullanan bir mekanizma üzerine kuruludur. Bu mekanizmanın temelinde, davranışçı Psikolog B.F. Skinner'ın 1950'lerde tanımladığı değişken oranlı takviye sistemi yatar. Skinner, fareler üzerinde yaptığı deneylerde şunu keşfetti: Bir fare koluna her bastığında yiyecek alırsa ilgisini çabuk kaybeder ama yiyeceğin öngörülemeyen aralıklarla gelmesi durumunda, fare kompulsif  biçimde basmaya devam eder. En güçlü alışkanlık, en düzensiz ödülle kurulur. Kumar makineleri bu prensibi milyar dolarlık bir endüstriye dönüştürmüştür. Sosyal medya ise aynı prensibi avucunuza sığdırmıştır.

Sosyal Medya Dopamin Döngüsü
Paylaşım Yap → Bekle (Belirsizlik) → Bildirim Al → Dopamin Artışı → Tekrar Paylaş

Döngüde kritik olan unsur belirsizlik aşamasıdır. "Kaç beğeni aldım?" sorusunun cevabını bilmemek, dopamin sistemini sürekli aktif tutar. Bu yüzden telefonu elinize almamanız gerektiğini bilseniz de alamazsınız. Beyin, bilinmeyeni çözüme kavuşturmak için güçlü bir dürtü üretmektedir. Tasarımcı Aza Raskin, sonsuza kayan ekran özelliğini icat eden kişidir. Bu icadın, insanların kendi iradeleri dışında saatlerce ekrana baktıracağını anlayan Raskin, bu özellikten pişmanlık duyduğunu kamuoyuyla paylaşmıştır. Sonsuz kaydırma, bir sonraki içeriğin gelmekte olduğu illüzyonunu sürekli canlı tutar; başka bir deyişle Skinner kutusunun dijital versiyonudur.

"Dopamin bizi mutlu etmez; bizi aramaya iter. Ve arama duygusu, bulma duygusundan çok daha güçlüdür."
Kent Berridge, Michigan Üniversitesi Nörobilim Bölümü

Sosyal medyanın özdeğer üzerindeki etkisi, nörobilimsel boyutun çok ötesine geçer; gelişimsel psikoloji ve kimlik teorisiyle iç içe geçer. Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ait olma ve saygınlık kazanma ihtiyaçları, temel fizyolojik ihtiyaçların hemen ardından gelir. Sosyal medya, tam da bu iki ihtiyacı hedef alır. Sorun şudur ki sosyal medyadan gelen onay kalıcı değildir. Her beğeni anlık bir doyum sağlar ancak beyin adaptasyon mekanizması devreye girerek bu doyumu hızla normalleştirir. Psikolojide hedonik uyum adı verilen bu süreç, bir önceki beğeni sayısının yerini almak için bir sonrakinin daha yüksek olmasını zorunlu kılar. Bu bir tür iştah büyümesidir ve asla doyurulamayan bir açlık.
Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştirilen uzun süreli bir çalışma, yoğun sosyal medya kullanan ergenlerde özsaygının dış onaya bağımlılık örüntüsü gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bireylerde içsel motivasyon azalır; bir eylemi kendi zevki için değil başkalarının onayını kazanmak amacıyla yapma eğilimi artar. Psikolojide buna harici referans noktası kayması denir; "Bunu seviyor muyum?" sorusu yerini "Başkaları bunu seviyor mu?" sorusuna bırakır.

2.4 Saat / gün
Ortalama sosyal medya kullanımı
Data Reportal, 2025

96 Kez / gün
Ortalama telefon kontrolü
Asurion Research, 2024

%38 Kullanıcıların sosyal medyasız kendini huzursuz hissetme oranı
Pew Research Center

Sosyal psikolog Leon Festinger'ın 1954 yılında formüle ettiği sosyal karşılaştırma teorisi, insanların kendilerini değerlendirmek için başkalarını referans aldığını öne sürer. Sosyal medya ise bu karşılaştırma sürecini çarpıtılmış bir aynaya dönüştürür. Yani gördüğünüz içerikler, başkalarının en iyi anlarını seçerek sunduğu bir öz anlatıdır. Tatiller, başarılar, güzel anlara ait fotoğraflar. Sıkıntı, başarısızlık ve sıradan günler görünmez kılınır. Beyin bu özenle kurgulanmış sahneyi gerçekmiş gibi işler ve kendi sıradan gündelik hayatıyla karşılaştırır. Sonuç kaçınılmazdır; yetersizlik hissi.

Sosyal medya şirketleri, bir ürün satmaz; dikkat satar. Daha doğrusu kullanıcıların dikkatini toplayıp reklamcılara satar. Bu modelde platform, kullanıcıyı ekranda ne kadar uzun tutabilirse o kadar gelir elde eder. Dolayısıyla platformların çıkarı, sizi ekrana bağımlı kılmaktır. Bu ilişkiyi en sert dille tanımlayan kişi, Facebook'un ilk başkanı Sean Parker'dır. Parker, 2017 yılındaki bir röportajda sosyal medya uygulamalarının tasarım felsefesini açıkça ifade etmiştir; "Bir kişinin dikkatini ve zamanını nasıl mümkün olduğunca çok tüketiriz?  Bu  insan psikolojisindeki bir güvenlik açığını sömürüyor." Bu itiraf, bir mahremiyet skandalı değil bir tasarım manifestosudur. Google'ın eski tasarım etikçisi Tristan Harris, bu sistemi "Bir avuç tasarımcının milyarlarca insanın zihnini nasıl şekillendireceğine karar verişi" olarak tanımlar. Harris'in kurduğu Center for Humane Technology, platformların insan refahını değil nişanlanmayı maksimize etmek üzere tasarlandığının belgelerini yıllardır kamuoyuyla paylaşmaktadır.

Instagram'ın Beğeni Sayısını Gizleme Deneyi
2019 yılında Instagram, bazı ülkelerde beğeni sayılarını gizlemeyi test etti. Amaç, kullanıcıların içeriğe daha özgün tepkiler vermesini sağlamaktı. Peki ne oldu? Çalışmalar, beğeni sayısının görülmediği durumda kullanıcıların daha az karşılaştırma davranışı sergilediğini ve zihinsel sağlık üzerindeki baskının azaldığını ortaya koydu ama platform bu uygulamayı geniş çapta benimsemedi. Çünkü beğeni sayısının görünmesi, rekabetçi bir döngü yaratarak platformdaki etkileşimi artırıyordu. Kullanıcı refahı ile platform geliri arasında bir tercih yapılmıştı. Ve tercih belliydi..

Sosyal medya kullanımının bilişsel etkileri arasında en az konuşulan ama belki de en kalıcı olanı, dikkat süresinin kısalması ve sıkılmaya toleransın düşmesidir. Sürekli değişen, her biri saniyeler içinde tüketilen içerikler, beyni hız konusunda yeniden kalibre eder. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (MIT) araştırmacılar, yoğun sosyal medya kullanıcılarının uzun ve doğrusal anlatılara (Makale, kitap veya film) dikkatlerini odaklamakta giderek daha fazla güçlük çektiğini belgelemiştir. Bunun nedeni olarak sosyal medyanın sunduğu içerik akışının sürekli yenilik sunması ve beynin bu uyarıcıya aşırı alışmasıdır. Yenilik olmadığında bir kitabın sayfaları arasında, bir dersin ilk on dakikasında  beyin kendiliğinden telefona yönelir; "Belki bir şey var?". Bu durumu pekiştiren başka bir mekanizma daha vardır; varsayılan mod ağı. Boş bırakılan bir beyin doğal olarak hayal kurmaya, iç gözleme ve yaratıcı birleştirmeye geçer. Ancak her boş an telefona dönüldüğünde, bu ağ aktive olmaz. Yaratıcılık, empati ve özfarkındalık için gerekli olan zihinsel dinlenme süreleri budanır.

Dopamin döngüsünü kırmak, irade gücünün meselesi değildir. İrade gücüne dayalı yaklaşımlar tutarsız ve sürdürülemezdir çünkü beyin değişmemiştir. Etkili stratejiler çevre tasarımı yani tetikleyicileri ve sürtünme noktalarını bilinçli olarak yeniden düzenleme üzerine kuruludur.

Bilimsel Temelli 7 Uygulama Stratejisi

1. Bildirim denetimi: Tüm sosyal medya uygulamalarının anlık bildirimlerini kapatın. Kontrol etmek istediğinizde siz gidin, uygulama sizi çağırmasın. Bu tek adım, reaktif döngünün büyük bölümünü kırar.
2. Zamanlı kullanım pencereleri: Sosyal medyayı günde belirli 2–3 zaman diliminde, 20 dakikayı geçmeyecek şekilde kullanın. Sporadic kontrol  yani rastgele zamanlar yerine öngörülebilir kullanım, dopamin beklentisini azaltır.
3. "Neden" sorusu: Telefonu her aldığınızda kendinize "Şu an gerçekten bir şey arıyor muyum yoksa sadece otomatik mi yapıyorum?" diye sorun. Bu farkındalık pratiği, kompulsif döngüyü yani kaygı azaltma amaçlı davranışları kesmek için yeterlidir.
4. Fiziksel sürtünme ekleyin: Telefonu her zaman ulaşılabilir bırakmayın. Uyku odasından çıkarın, yemek sırasında çantada tutun. Beyin, küçük fiziksel engelleri bile zaman zaman aşmaya değmez bulur.
5. Dopamini yeniden yönlendirin: Egzersiz, müzik aleti çalmak, yeni bir dil öğrenmek gibi eylemler de dopamin salgılar ancak bu aktiviteler içsel bir yetkinlik hissiyle birleşir, dış onaydan bağımsızdır.
6. Sıkılmaya izin verin: Günde en az 10–15 dakikayı uyarıcısız geçirin. Yürüyüş, boş bakma, hayal kurma. Varsayılan mod ağınızı yeniden besleyin.
7. Dijital günlük tutun: Bir hafta boyunca sosyal medyada ne kadar zaman geçirdiğinizi ve bu sonrasında kendinizi nasıl hissettiğinizi kaydedin. Veri, soyut farkındalığı somutlaştırır ve değişim motivasyonunu güçlendirir.
Bu stratejiler arasında en güçlü olanı, son araştırmaların da vurguladığı üzere niyetli kullanım alışkanlığıdır: Sosyal medyaya belirli bir amaçla girmek ve o amaca ulaşınca çıkmak. "Sadece bakacağım" niyeti, sonsuz kaydırmanın kapısını açan cümlenin kendisidir.

Dopamin, en güçlü motivasyon araçlarından biridir. Yeni şeyler keşfetmemizi, öğrenmemizi, ilişkiler kurmamızı ve hayatta kalmamızı sağlar. Sorun dopaminde değil bu sisteme kimin erişim sağladığında gizlidir. Sosyal medya platformları, milyarlarca dolarlık mühendislik ve psikoloji yatırımıyla, dopamin döngüsünü platform bağımlılığı için optimize etmiştir. Bunu bilmek, savunmanın ilk adımıdır. Bir sisteme karşı koymak için önce onun kurallarını anlamak gerekir. Öte yandan felaket senaryoları da gereksizdir. Sosyal medyanın gerçek faydalarını göz ardı etmemek gerekir; bağlantı, bilgi, topluluk, ifade. Hedef, tamamen vazgeçmek değil bilinçli bir kullanıcı olmaktır. Bunu aşan her şey için sorumluluğu platformlara bırakmak değil kendi nörobiyolojimizi anlayarak kendi ajanlığımızı geri kazanmaktır. Çünkü asıl soru şudur: Telefonu siz mi alıyorsunuz, yoksa telefon mu sizi çağırıyor?

Kaynakça:
[1] Sapolsky, R. M. (2017). Behave: The Biology of Humans at Our Best and Worst. Penguin Press.
[2] Berridge, K. C. & Robinson, T. E. (1998). What is the role of dopamine in reward? Brain Research Reviews, 28(3), 309–369.
[3] Skinner, B. F. (1938). The Behavior of Organisms. Appleton-Century-Crofts.
[4] Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
[5] Twenge, J. M. (2017). iGen: Why Today's Super-Connected Kids Are Growing Up Less Rebellious, More Tolerant, Less Happy. Atria Books.
[6] Harris, T. (2016). How Technology is Hijacking Your Mind. Medium / Thrive Global.
[7] Kross, E. et al. (2013). Facebook Use Predicts Declines in Subjective Well-Being in Young Adults. PLOS ONE, 8(8).
[8] Center for Humane Technology. (2024). The Ledger of Harms. humanetech.com

30 Nisan 2026 Perşembe

Dikkat Erozyonu

Dijital çağda dikkat, en kıymetli bilişsel beceri ve kaynaklardan biri. Özellikle akıllı telefonlar ve sürekli bildirim akışı nedeniyle dikkatimiz giderek daha parçalı hale gelmeye başladı. Bir mesaj sesi, bir uygulama bildirimi ya da sosyal medya uyarısı, yalnızca birkaç saniyelik bir kesinti gibi görünse de bilişsel sistem üzerinde çok daha derin ve kalıcı etkiler bırakır. Bu durumun bilimsel açıklamasına endüstri ve örgüt psikoloğu Sophie Leroy tarafından ortaya konulan "Attention Residue" (Dikkat kalıntısı) kavramı üzerinden yaklaşacağız. Bu kavram bir görevden diğerine geçildiğinde zihnin önceki görevde kısmen “Takılı kalmaya” devam ettiğini ifade eder. 

Dikkat, bilişsel psikolojide sınırlı bir kaynak olarak kabul edilir. İnsan beyni aynı anda birçok uyarana maruz kalabilir ancak bunlardan yalnızca bir kısmına derinlemesine odaklanabilir. Bu nedenle dikkat, seçici ve sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Araştırmalar, dikkatin nerede ve ne zaman istek ve ihtiyaçları karşılamasına göre organize olduğunu göstermektedir. Yani dikkat yalnızca “Neye” odaklandığımızla değil “Ne zaman ve ne kadar süreyle” odaklandığımızla da ilgilidir. Bildirimler tam da bu noktada devreye girer: Zamanlaması kontrol edilemeyen dış uyaranlar olarak dikkat sistemimizi sürekli yeniden yönlendirirler.

Attention residue (Dikkat kalıntısı), bir görevden diğerine geçildiğinde zihnin tamamen temizlenmemesi durumudur. Basit bir örnek: Ders çalışıyorsunuz, telefonunuza bir mesaj geliyor. Mesajı okuyup cevap veriyorsunuz ve sonra tekrar derse dönüyorsunuz. Görünürde her şey normal ama zihninizin bir kısmı hâlâ mesajın içeriğiyle meşgul. Bu durum yeni göreve ayrılabilecek bilişsel kaynakları azaltır. Araştırmalar bu “kalıntının” 15–25 dakika boyunca etkisini sürdürebileceğini göstermektedir. Sophie Leroy’un 2009 yılında yaptığı deneylerde, yarım bırakılan bir görevden sonra yeni göreve geçen bireylerin performanslarının belirgin şekilde düştüğü gözlemlenmiştir. Zihin, görevler arasında temiz bir geçiş yapmaz; görevler üst üste biner.

Bildirimler, attention residue yani dikkat kalıntısı etkisini sürekli tetikleyen en önemli unsurlardan biridir. Çünkü genellikle  beklenmedik gelirler çoğu zaman acil gibi hissettirirler ve görevi yarım bırakmaya zorlarlar. Bu kesintiler küçük gibi görünse de etkileri büyüktür. Her bildirim, zihinsel bir bağlam değişimi yaratır. Bu bağlam değişimi ise bilişsel maliyet doğurur. Bir başka araştırmada, kesintiler sırasında bireylerin yalnızca mevcut görevde değil yeni görevde de performans kaybı yaşadığı görülmüştür.

Bildirimlerin dikkat üzerindeki etkisi yalnızca bilişsel değil aynı zamanda nöropsikolojiktir. Yeni bilgi, potansiyel ödül algısı oluşturur. Ödül beklentisi, dopamini tetikler. Dopamin de doğal olarak dikkati yönlendirmemize sebep olur. Yani her bildirim, beynin “Önemli olabilir” şeklinde yorumladığı bir sinyaldir. Bu nedenle dikkatimizi çekmesi tesadüf değil biyolojik bir zorunluluktur.

Attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisinin en güçlü olduğu durumlar, görevlerin yarım bırakıldığı anlardır. Bir işi tamamlamadan bırakmak; zihinde açık bir döngü oluşturur. Bu döngü sürekli "Geri dön” sinyali üretir ve kendi döngüsünde yeni göreve geçişi zorlaştırır. Bu durum psikolojide “Zeigarnik etkisi” ile de ilişkilidir yani tamamlanmamış işlerin zihinde daha fazla yer kaplaması.
Örneğin matematik problemi çözerken gelen bir mesaj, çözüm sürecini bölmekle kalmaz; geri döndüğünüzde problemi yeniden anlamanızı gerektirir. Veya başka bir örnek olarak emailleri kontrolü sırasında gelen sosyal medya bildirimi, hem e-postayı hem sosyal medya mesajını yarım dikkatle yapmanıza neden olur.  Son olarak şunu unutmamak gerekir; sosyal medyaya “Bir bakıp çıkacağım” düşüncesi aslında birçok dikkat geçişine yol açar.

Bilimsel literatür, insanların gerçek anlamda multitasking yani çoklu görev yapamadığını aslında hızlı görev geçişleri yaptığını ortaya koymaktadır. Bu geçişlerin her biri zaman kaybına, hata oranı artışına ve düşük performansa neden olur. Attention residue (Dikkat kalıntısı) bu sürecin görünmeyen maliyetidir.

Bildirim sistemleri tesadüfi değildir. Birçok dijital platform; kullanıcıyı daha uzun süre tutmak, etkileşimi artırmak ve alışkanlık oluşturmak amacıyla bildirimleri stratejik olarak tasarlar. Bu durum “Dikkat ekonomisi” olarak adlandırılır. Etik açıdan bakıldığında, bireyin dikkatinin sürekli manipüle edilmesi ciddi bir tartışma konusudur. Özellikle genç bireyler için bu durum daha kritik hale gelir.

Bilimsel araştırmalar bazı etkili yöntemleri tavsiye etmektedir. Bunlardan biri “Geri Dönüş Planı” oluşturmak. Burada bir görevi bırakmadan önce kısa bir not alma pratiğine dikkat çekilir. “Nerede kaldım?” , “Sonraki adım ne?”. Bu yöntem attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisini azaltır. Bir başkası bildirimleri gruplamak. Anlık yerine belirli zamanlarda bildirimleri kontrol etmek. Üçüncü sırada tek bir görev prensibi var. Aynı anda tek işe odaklanmak esastır. Dördüncü sırada derin çalışma blokları geliyor. 25–50 dakikalık kesintisiz odaklanma süreleri oluşturmanın verimliliğe etkisi bilimsel gerçekliktir. Sonrasında fiziksel ayrışma gelir. Telefonu farklı bir odada bırakmak gibi basit önlemlerin bile etkili olduğuna dikkat çeker yapılan çalışmalar.

Odak Rutini Uygulaması: Attention residue (Dikkat kalıntısı) etkisini azaltmak için bu rutin uygulanabilir: Öncelikle hedef belirle. Örneğin  30 dakika matematik çalışmak. Bildirimleri kapat, tek göreve odaklan, süre bitince kısa not al, ara ver ve yeni göreve geç.
Bu model, zihinsel geçişleri daha temiz hale getirir.

Sürekli bildirimler yalnızca dikkatimizi dağıtmaz, onu parçalara ayırır. Bu parçalanma; performans düşüşü, öğrenme kaybı ve zihinsel yorgunluk olarak geri döner.

Attention residue (Dikkat kalıntısı) kavramı bize şunu açıkça gösterir; dikkat, bölündüğünde sadece azalmaz; verimsiz hale gelir. Bu noktada şu kritik soruyu sormakta yarar var; Dikkatinizi siz mi yönetiyorsunuz, yoksa bildirimler mi?

Kaynakça
Leroy, S. (2009). Why is it so hard to do my work?
https://cir.nii.ac.jp/crid/1360576121553268992?utm_source

Leroy, S. & Glomb, T. (2018). Tasks Interrupted
https://experts.umn.edu/en/publications/tasks-interrupted-how-anticipating-time-pressure-on-resumption-of/?utm_source

Attention Residue açıklamaları
https://www.aftertone.io/science/attention-residue?utm_source

Dikkat kalıntısı süresi
https://www.focustabs.org/science?utm_source

Dikkat sistemleri üzerine derleme
https://link.springer.com/article/10.3758/s13423-023-02325-y?utm_source

22 Nisan 2026 Çarşamba

Sıkılmayı Bilmeyen Çocuklar

Türkiye'de geçen hafta meydana gelen okul şiddeti olayları, salt bir güvenlik sorunu veya bireysel psikolojik kriz olarak değerlendirilmek için çok karmaşıktır. Söz konusu olaylar 2000'li yılların başlarından itibaren Türkiye'de yaşanan teknolojik, psikolojik,  sosyal ve kültürel dönüşümler  üzerinden incelenmelidir. Özellikle internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması, geleneksel aile yapısının dönüşümü, Z kuşağının dijital ortamda şekillenmesi, COVID-19 pandemisinin sosyal ilişkilere etkisi ve eğitim sistemindeki yetersizlikler; okul şiddetinin anlaşılması için kritik noktalardır. Bu yazıda psikoloji, sosyoloji ve nörobiyoloji disiplinlerinden yararlanılarak ayrıntılı bir analiz yapmaya çalıştım; müdahale ve önleme stratejilerine yönelik akademik temelli önerilere dikkat çekmeye çalıştım. Yazıyı aslında olayların gerçekleştiği hafta sonu hazırlamıştım ama hem kendim hem de toplum olarak sıcağı sıcağına bu gündemi değerlendirmede hata ve yanlışlara sebep olacağını düşünerek demlensin istedim. Okuyanlara katkısı olursa ne mutlu. 32 sayfaydı ham hali ama olabildiğince kısalttım. Elde ettiğim birçok veriyi internet üzerinden açık kaynaklardan sağladım. İçeriği oluştururken elde ettiğim verileri kendi cümlelerimle olgunlaştırdığımı düşünüyorum.
Mustafa Said Mert
Nisan 2026

Ülkemizde  Nisan 2026'da yaşanan okul saldırıları, kamuoyunu sarsmakla birlikte ülkede çok önemli bir tartışmayı başlatmıştır. Medya kuruluşları, siyasi aktörler ve akademisyenler bu olayları çeşitli açılardan değerlendirmişlerdir. Bazıları sorunu güvenlik boşluğuna bağlamış, fiziksel tedbirlerin artırılmasını savunmuştur. Bazıları ise bireysel psikiyatrik patolojiler üzerine odaklanmış, "ruh hastası" olmak ile şiddet davranışı arasında doğrusal bir bağlantı kurmuştur. Ancak yaşanan bu trajediler bana göre çok daha derin ve sistemik bir özelliğe sahip.

Şöyle bir geçmişe bakacak olursak eğer okul şiddetinin Türkiye'de hiç olmadığını söyleyemeyiz. Son beş yılda medyaya yansıyan olayların sıklığı ve dramatikliği, toplumsal bir değişimin işareti olarak değerlendirilmelidir. Bu değişim, tek bir faktörün değil birbirleriyle etkileşim içinde olan çok sayıda faktörün bir araya gelmesinin sonucudur. Bu noktada  COVİD-19 pandemisinin psikososyal etkileri ve hemen ardından patlarcasına hayatımıza giren yapay zeka teknolojisinin çarpıcı etkisini unutmamak gerek. Travmatik bir içe kapanış pandemisinin normalleşmeyle ilgili sağlıklı bir süreç yürütülmeden gerçeklik algısını bozacak bir teknoloji ile taçlandırılması. Tabi bu dönemleri ekonomik zorluklarla da harmanlanınca çocuklar ve gençler başta olmak üzere toplumun sanal ortamda yaşam sürme motivasyonu kendiliğinden gelişmiş oldu.

2000'li yılların başları Türkiye için bir dönüm noktası oldu adeta. Bu yıllarda internet yaygınlaşmaya başlamış, 2010'lara doğru sosyal medya fenomenine dönüşmüş, 2020 sonrasında ise dijital ortam, gençlerin yaşamının merkezi haline gelmiştir. Aynı dönemde şehirleşme hızlanmış, geniş aileler çekirdek ailelere dönüşmüş, kadınların iş gücüne katılımı artmış ve hızlı ekonomik değişimler yaşanmıştır. Bu sosyal ve teknolojik dönüşüm, çocuk yetiştirme süreçlerini köklü biçimde değiştirmiş, öğrenci profillini yeniden şekillendirmiştir. Toplum fark eder, hisseder ama ifade ederken zorlanabilir. Kelime dağarcığı ya da terminolojile ilgili yetersizlikleri olabilir ki bu bir kusur değildir, gayet doğal ve normal. Önemli ve öncelikli olan ben ve benim gibi toplumla ilgili kendince gayret içinde olan kişilerin bazı köşebaşlarını, dönüm noktalarını öne çıkarmals, vurgulaması. Özellikle 2010 sonrası ve 2020’li yılların başlarında kendini gösteren çocuk yetiştirme tarzındaki değişiklikler ve öğrenci profillerindeki değişimler tarih ve yöntemleri ile net bir şekilde köşede yerini almalıdır.

COVID-19 pandemisi, bu trendleri hızlandıran bir olay olmuştur. 2020-2022 yıllarında milyonlarca gençliği evlerine hapsedecek kilitlemeler, sosyal yaşamlarını dijital ortama taşımaya zorlayan eğitim süreçleri, sosyal ilişkilerin giderek daha ince ve seçici hale gelmesine neden olmuştur. Pandeminin sona ermesine rağmen bu eğilimlerin izi hâlâ görülmektedir. Pandeminin toplumsal normlardaki ilişki boyutu diyebilir miyiz bu incelik ve seçicilik haline? Ve gerçek ile sanal arasındaki geçiş noktalarından biri olarak görebilir miyiz? Bence iki sorunun da cevabı evet.

Yeni kuşağın dijital yerli olarak nitelendirilebilmesi için 2000'li yıllar itibarıyla Türkiye'de internet erişiminin nasıl şekillendiğini anlamak zorunludur. Türkiye'de ilk kablolu internete erişim 2000'li yılların başında, henüz çok sınırlı gruplar tarafından sağlanabiliyorken [1], 2010'a geldiğinde internetin etkisi önemli ölçüde artmıştı. Kütüphaneler, okul laborantları ve internet kafeleri, bir kuşağın çevrimiçi dünyaya ilk adımını attığı mekanlar olmuştu. Bu dönemde, sosyal medya henüz yolun başındaydı; Orkut, Hi5 ve Habbo Hotel benzeri platformlarda gençler sosyalleşmeye başlamışlardır. 2010-2015 arası dönem, sosyal medya devriminin dönemi olmuştur. Facebook ve Twitter, Türkiye'de kültürel bir fenomene dönüşmüşler, milyonlarca genç bu platformlara katılmıştır. Aynı zamanda akıllı telefonların fiyatları düşmüş, 3G ve 4G ağları yaygınlaşmıştır. 2015'den sonra ise Instagram ve SnapChat, özellikle görsel ve kısa form içeriğe dayalı platformlar başat hale gelmiş, TikTok'un 2018 sonrasında doğuşu bu eğilimi perçinlemiştir [2]. Bu teknolojik dönüşüm, sadece "Araç" değişimi değildir. Her platform, farklı sosyal normlar, farklı davranış kültürü, farklı kimlik sunumunun mümkün hale gelmesi anlamına gelmektedir. Orkut'taki "gerçek" profil ile TikTok'taki "Performatif Avatar” , iki tamamen farklı sosyal deneyim ortaya koymaktadır. Bir önceki paragrafta incelik ve seçiciliğin önemli iki geçiş noktası olmasına dikkat çekmiştim ya sanal ve gerçeklik arasındaki işte bu paragrafta da sosyalleşmede olmazsa olmazımız olan kimlik ve norm kavramları ile ilgili güçlü, keskin değişime dikkat çekiyorum. 

Türkiye'de son 30 yıl içinde gözlemlenmiş en dramatik sosyolojik değişim, aile yapısının köklü biçimde dönüşümüdür. 2000'li yılların başında, hâlâ geniş ailelerin yaşam tarzı Türkiye'nin birçok bölgesinde yaygınken [3], bugün çekirdek aile (ebeveynler ve çocuklar) modeli, şehirli gençlerin temel aile tipidir. Bu dönüşüm, çocuk yetiştirme biçiminde radikal sonuçlara sebep olmuştur. Sosyal destek sisteminin azalması bağlamında, geniş ailede çocuk, istese de istemese de, teyze, enişte, büyükanneyle etkileşim içinde kalırken günü kurtaran davranış birden fazla yetişkin tarafından şekillendiriliyordu. Çekirdek ailede ise bu sorumluluk tamamen ebeveynlere düşmektedir ve hemen hemen tüm ebeveynler bu sorumluluğun ağırlığı altında ezilmektedir. Ebeveyn psikoeğitiminin eksikliği de  da önemli bir faktördür. Geçmişte çocuk yetiştirme bilgisi, ana baba tarafından torunu olduğu dönemde öğrenilmekte, bu bilgi nesilden nesile aktarılan, deneme yanılma yoluyla bir protokol durumuna geliyordu. Çekirdek ailede ise her ebeveyn kendi deneyimi ile başlamak zorunda kalmakta, çoğunlukla çocuk psikolojisi bilimi ile tanışmamaktadır. Farkındasınızdır ya da değilsinizdir ama “Kuşak Çatışması” olgusu işte tam da bu boşluğa dikkat çekmektedir. Benim seminerlerde vurguladığım noktalardan da biridir bu; evlenmeyi bilmediğimiz gibi çocuk yetiştirmeyi de bilmiyorum. Burada kişiye özel bir vurgu yapmıyorum, toplumsal bir alışkanlığa, zihniyete dikkat çekiyorum. Geniş aile ideal olan mıydı? Çekirdek aile ideal olan mı? Günün ihtiyaçlarına göre değişmesinde ve uygulanmasında boşluklar, avantajlar ve dezavantajlar vardı mutlaka ama biz toplum olarak 2010’lu yıllarda bunu tüm gerçekliğiyle yaşadık.  Artan ebeveynlik stresi de bu tablonun önemli bir bileşenidir. İşte gittiğinde çocuğa kim bakar ? Ekstra ders, spor antrenmanı, hastalık durumunu kim takip eder ?  Çoklu rol yükleri altında birçok ebeveynin kronik stresi artmaktadır ve bu stres çocuğa iletilmektedir. Dijital bakıcının doğuşu bağlamında, ebeveyn stresini hafifletmek için tablet ve cep telefonları bakıcı rolüne bürünmüşlerdir. Sessiz bir saat Youtube videosu izlemek aslında ebeveynin rahatlığı için geçici bir çözüm olmakla birlikte çocuğun zihinsel gelişimi açısından eksik bir tercih olmaktadır. Çocuk yetiştirmede teknolojik cihazlar önemli ve olmazsa olmaz araçlar mıdır? Yoksa bizler ebeveynleri olarak bu araçların sunduğu konfora anlam yükleyerek asıl olan “Yetiştirme” amacından saparak “Günü kurtarma” yolundan mı ilerliyoruz? Süreç kendi içinde bağlantılarla dolu. Her paragrafta bu bağı koparmadan devam etmeye çalışıyorum.

2000'li yıllardan günümüze Türkiye'de kadının iş gücüne katılım oranı artmıştır [4]. Bu durum eşitlikçi ve emniyetçi bir gelişme olmakla birlikte, kurumsal bakım ve eğitim desteğinin yeterli olmadığı bir ülkede ne yazık ki zaman yoksunluğu ile sonuçlanmıştır. Hem annesi hem babası çalışan bir çocuk, günün büyük bölümünü okul ve ders dışı faaliyetlerde harcamakta, ebeveyn çocuk nitelikli zamanı radikal biçimde azalmaktadır. Akşam eve döndüğünde ev içi sorumluluklar, yorgunluk ve ev ödevleri çoğunlukla konuşmaya vakit bırakmamaktadır. Bu dönemin çocukları, saat başına denetleyen fakat konuşmayan ebeveynlerle yaşamıştır. Sonuç ne yazık ki çocuğun duygularını ebeveyn ile paylaşma fırsat ve motivasyonunun azalmasıdır. Bu durum birçoğunuzun bizzat yaşamakta olduğu bir süreç ve bugün de devam ediyor olabilir. Kendiniz evladınızla yaşamıyorsanız torununuzda, yeğeninizde, akrabanızda, komşunuzda gördüğünüz, duyduğunuz, işittiğiniz bir yaşam tarzı haline geldi. Önceki bölümde dikkat çekmiştim geleneksel aile yapısı ile çekirdek aile yapısına. Geleneksel aile yapısı çok mu idealdi? Yoksa… Verdiğimiz ve vereceğimiz cevaplar gerçekçi olmak zorunda. Düşünün lütfen. Yazıya gerekirse ara verin. Kuşaklar arası kültürel, sosyolojik geçişte bilişsel ve davranışsal aktarımda ne kadar başarılı olduk? 

Türkiye'nin 2000 yılında nüfusunun yüzde 64'ü kentleşmişken, 2023'te bu oran yüzde 91'e ulaşmıştır [5]. Bu hızlı ve çoğunlukla plansız bir kentleşmedir. Köylerinden gelen insanlar geniş şehirlerde kendilerini bulmuş, mahalle bağlarından yoksun apartman hayatına geçmiştir. Bu değişim çocuk yetiştirme biçimine direkt etki etmiştir. "Balkon Çocuğu"nun doğuşu bağlamında, eskiden sokakta oyun oynayan çocuklar yüksek apartmanlarda balkonla sınırlandırılmıştır. Sokak güvenliği endişesi ve trafik korkusu çocukları dış ortamdan içeri çekmiştir. Sonuç olarak içinde yaşamadığı bir toplulukla bağ kuramayan, mahalle arkadaşını tanımayan bir çocuk profili ortaya çıkmıştır. İlgisizlik bağlamında, geniş şehirlerde bir ailede problem yaşanırsa mahalle esnafı, komşu teyze veya muhtarlık herhangi bir müdahalede bulunmamaktadır. Mahremiyet korunmuş ancak yalnızlık derinleşmiştir.

Z kuşağı (1997-2012 doğumlu) dijital yerli teriminin tam olarak uygulandığı ilk nesil olmuştur [6]. Bu nesil için internet bir lüks değil yaşamın bir parçasıdır. Yeri gelmişken belirtmek isterim, günümüzde yapay zeka teknolojisinin gelişmesi ile birlikte internet teknolojilerinin bir araç olarak değil de bir organ olarak kabul edilip edilmemesi tartışılmaktadır. Z kuşağı için dijital ortam yalnızca bilgi kaynağı veya iletişim aracı değildir. Kimlik oluşturmanın, sosyal onayın, statü kazanmanın ve hatta varoluşsal anlamın kurucu yanıdır. Bir Z kuşağı bireyinin cep telefonundan alınması ona kar zarar edilmiş bir ruh hali verebilir çünkü telefon onun sosyal varlığının kristalize edilmiş biçimidir. Düşünsenize siz 1980’li ya da 1990’lı yıllarda doğmuşsunuz. Hayatınızda hangi aracın böyle bir karşılığı oldu? Spora, sanata veya siyasete ilginiz, tutkunuz varsa daha derin, anlamlı karşılıkları olurdu sizde ama varlık yokluk çatışması yaşatacak eşiklere sürüklemesi mümkün mü? Acaba teknolojinin gelişmesi ile birlikte sunulan imkanlar, çocuklarımızın hakkı olan ve hareket alanı oluşturan psikolojik çemberleri, mahrem alanları daralttı mı? Sabah gözünü açınca kendi başına, doğal uyaranlarla zamanını değerlendiriyor mu çocuğunuz, genciniz? Yoksa teknolojik bir ürüne mi yöneliyor? Sosyal medya platformları beğeni mekanizması aracılığıyla davranışsal psikolojinin güçlü araçlarını yaşlı nesilden gizli tutmuş gibi görünmektedir. Her platform paylaşımı, fotoğrafı veya videosu beğeni metriğiyle değerlendirilmektedir. Bu metrik çocuk ve ergenlerin dopamin sistemine doğrudan etki etmektedir [7]. Dopamin, beyin tarafından ödül beklentisinde salgılanan bir nörotransmitterdir. Sosyal medyada bir beğeni geldiğinde dopamin piki yaşanır ancak bu pik kısa süreli ve çabuk çökmektedir. Böylece döngü yeniden başlamakta çocuk,genç sonraki beğeniyi beklemektedir. Bu mekanizma davranışsal bağımlılık dinamiklerinin besleyicisidir. Kumarın, uyuşturucunun veya diğer bağımlılıkların kullandığı döngü sosyal medya tarafından yasallaştırılmış ve meşrulaştırılmış biçimde gençlik dönemine etki etmiştir. Sosyalleşmenin büyülü etkisi olan beğenilme, ilgi görme eşiği geçmiş kuşakların imtihanı iken bugünün çocuklarında, gençlerinde bu ikisinin yanına çok takipçili olma eklenmiştir. İnsan, değerleri yozlaştıkça benliğinden uzaklaşır. Benliğinden uzaklaşan insanın elindeki araçlar güçlü olsa bile değerlerden uzaklaştığı için kişinin kendine has bilişsel, duygusal ve sosyal riskler artmaya başlar. Bu riskler 1980’li ve 1990’lı yıllarda doğan hatta onlardan önceki kuşaklar için bile kademeli olarak daha azdı. Bu da bizim sanal ile gerçeklik arasındaki geçişlerimizde önemli noktalarımızdan biri.

Sosyolog Erving Goffman'ın benlik sunumunun dramaturjisi konsepti sosyal medya döneminde şiddetle yükselen bir anlam kazanmıştır [8]. Gerçek hayatta bir birey belirli bağlamsal rollerle yani okulda öğrenci, evde çocuk, futbol sahasında sporcu olarak dengeli bir kimlik sergilemektedir. Sosyal medyada ise bu rol çoğalır ve ideal ben (idealized self) olarak sunulan bir avatar ortaya çıkar. Profil fotoğrafı, bio, paylaşılan hikâyeler hepsi birey tarafından titizlikle seçilmiş en iyi açıdan sunan gösterimleridir. Ancak bu ideal ben ile gerçek ben arasındaki fark çocukluk ve ergenlik döneminde çoğunlukla tolere edilemeyecek kadar büyüktür. Sonuç kimlik çatışması ve kendini suçlama duygularıdır. "Neden insanlar fotoğrafımdaki kişiyi seviyorsa beni sevmiyor?" Çocuğun kendi değerinin algısı sosyal medyada nasıl görünür olduğuna bağlıdır. Farkındaysanız yazı içinde yeni bir tartışma konusu bu… Geçmiş dönemlerde sosyal dışlanma; okulda veya sokakta yaşanan, belli saatlerle sınırlıydı. Bir çocuk öğle arası dışlanabilirdi ancak eve gidince internette onu dışlayan grubun sesi ulaşmazdı. Bugün sosyal dışlanma 7/24 devam etmektedir [9]. Bir grup çocuğu WhatsApp grubundan çıkarabilir, TikTok'ta comments kapatabilir, Instagram'da unfollow edebilir. Bu dışlanmanın aşaması gidivermez, her sınıf arkadaşı bir beğeni ile bunu kutlayabilir. Sosyal dışlanmaya maruz kalan çocukların bir kısmının internete çıkarak başka bir anonim hesapta güçlü bir kimlik inşa etme çabası ortaya koyduğu görülmektedir. Bu gücü nasıl ifade edeceklerini bilemeyen bir kısmı ise rekabetin zıtlaşma haline döndüğü bir alana girmektedir. Tanıdık geliyor mu?
Z kuşağı sosyal medya aracılığıyla milyonlarla bağlantı kurabilir ancak bir yemek masasında göz kontağı kuramayabilir. Yazılı iletişimde hızlı ve zirve olabilir ancak telefonla bir konuşmadan korkabilir. Bu durum ayna nöronların giderek uyarılmaması, pasif kalması ile açıklanabilir [10]. Ayna nöronları yüz yüze insan etkileşiminde özellikle mimik ve jest gözlemlerinde aktivize olur. Ekran odaklı iletişimde ise bu nöronlar çok daha az aktif hale gelmektedir. Sonuç empati kapasitesinin zayıflamasıdır. Bu şiddet açısından kritik bir koşuldur çünkü ötekinin acısını hissedebiliyorsa onu zarar verme ihtimali azalır. Adım adım ilerlediğimiz psikososyal süreçlerde yüzümüze tokat gibi vuran okul saldırılarının altyapısını oluşturan bilişsel, duygusal ve davranışsal nedenlerden biri diyebilir miyiz? 

2020-2022 yıllarında Türkiye dahil dünya genelinde gençlerin büyük bölümü kilitlenmiş (lockdown) durumda yaşamıştır [11]. Okul sosyalleşme mekanı olmaktan çıkmıştır. Gençlerin sosyal yaşamı tamamen dijital ortama taşınmıştır. İlk ay veya iki ay bu durum yeni ve ilginç görünmüş olabilir ancak aylarca süren izolasyon gençlerin ruh sağlığına ciddi etki etmiştir. Depresyon ve anksiyete vak’aları artmış uyku bozuklukları yaygınlaşmış öğrenci intiharlarında bir artış kaydedilmiştir [12]. Pandemi sona erdikten sonra dahi bir kısım genç dış dünyaya çıkmaya direnir. Agorafobik semptomlar, sosyal anksiyete ve evde kalmayı tercih etme gibi davranışlar pandeminin uzun dönem etkileri olarak kalıcılaşmıştır. Pandemi ekran süresi konusundaki  oyunun kurallarını da tamamen değiştirmiştir. Uzaktan eğitim zorunlu hale geldiğinde ailelerin ekran süresi azaltma prensipleri çökmüş, her ebeveyn teslim olmuştur. Saat 09:00'dan 17:00'ye bilgisayarla ders ve hemen ardından sosyal medya, oyunlar Youtube. Sonuç olarak gün boyu ekran. Pandemi sona erdikten sonra bu alışkanlık kırılmamıştır. Gerçekte normalleşmiştir. Ebeveynler "Peki çocuğun 8 saat ekran süresi varsa...?" düşüncesine alışmışlardır. Bu bağımlılığın nörolojik etkileri ciddidir. Beyin hızlı görsel uyarımlara alışmış bozulmuş; yavaş okuma derin odaklanma veya sabır gerektiren aktivitelere dayanamaz hale gelmektedir [13]. Ki günümüzde pandemiye maruz kalmamış, pandemi sonrası doğmuş çocuklarımızda bile ailelerin tutumlarının buna benzer şekilde olduğunu görmüyor muyuz? Pandeminin yaşamımızda onulmaz bir yara oluşturduğu ve bizim bunu normalleştirdiğimiz gerçeği sizce bizi daha ne kadar etkileyecek?  Kaç yıl? Belki bir asır mı? Küçümsenmeyecek değişimler bunlar. Siz ve sizin çocuklarınızda değişmesi çok zor. Üçüncü kuşakta mümkün mü? Mümkünse nasıl? Ergenlik zaten hassas bir dönemdir. Kimlik arayışı, akran baskısına karşı duyarlılık ve duygusal değişkenlik ergenliğin normal özelikleridir ancak bu krizler pandemi öncesinde fiziksel ve sosyal ortamda yaşanırken pandemide tamamen dijitalleşti. Bir ergen kendi değerini sosyal medyada nasıl göründüğüne bağlamak zorunda kaldı. Ruh sağlığı uygulamaları ve danışmanlık hizmetlerine hiç erişemedi. Ebeveynleri kendi krizleri (İş kayıpları, ekonomik belirsizlik, sağlık korkusu) altında çocuğun psikolojik durumuna dikkat edemedi. Sonuç bir neslin tedavi edilmemiş travma ve ergenlik krizi ile çıkması olmuştur. Okul saldırılarında bulunanların bu psikolojik sorunları yaşıyor olma ihtimalleri sabah akşam konuşuldu. Buradaki amacım bilim temelli öncesini ve sonrasını okuma becerimizi arttırmak.
Sosyolog Raewyn Connell hegemonik erkeklik (hegemonic masculinity) kavramını erkekler arasında pekişen hiyerarşik ilişkiler olarak tanımlamıştır [14]. Bir toplumda ideal erkek tanımı, belirli bir model etrafında kurulan diğer erkeklik biçimlerini marjinal hale getiren bir yapıdır. Türkiye'de geleneksel hegemonik erkeklik modeli besleyen, koruyucu, duygularını gizleyen, güç ve zorlanma ile tanımlanmıştır. 2000'li yılların başında bu model hâlâ güçlü iken günümüzde çevresel etmenler değişmiş olsa da özünde hâlâ işlevseldir. Ancak Z kuşağında bu modelin bir dijital versiyonu ortaya çıkmıştır: "Redpill" ideolojisi, "İncel" kültürü, "Sigma erkek" mitolojisi gibi dijital ortamda oluşmuş yeni hegemonik erkeklik biçimleri geleneksel modelden daha radikal ve daha şiddet eğilimli bir karakter taşımaktadır. Türk kültüründe erkek çocuğa erken yaşlarda ağlamama öğretilmektedir. "Erkek adam ağlamaz" söylemi nesiller tarafından pekiştirilmiştir [15]. Bunun sonucunda erkek çocuğun duygularını ifade etme kapasitesi erken aşamalardan itibaren baskılanmaktadır. Öfke, keder, korku, yalnızlık gibi duygular erkek çocuk tarafından içinde tutulmaya başlanır. Bunun yerine sabitlik, sağlamlık ve güç ifadesi teşvik edilir. Ergenliğe gelindiğinde bu bastırılmış duygular bitmek bilmeyen bir içsel basınç oluşturmaktadır. Şiddet bu bastırılmış duyguların ifade edilmesinin en güçlü biçimidir. Toplumun normları arasında yer alan bu öğrenmelerin, erkek çocukta bilişsel ve davranışsal problemlere sebep olabileceği ihtimalini küçük göremeyiz. Hem aile içinde hem de sosyal çevrede bu problemlerle karşılaşılabilir. Z kuşağı erkekleri sosyal medyada romantik reddedilme konusunda önceki kuşaklardan çok daha fazla semptom yaşayan bir yapıya sahiptir. Romantik başarı sosyal medyada görünür hale gelmiş (İlişki mesajları, çiçek fotoğrafları) reddedilme ise sosyal medyada "ilan" edilmiş olur. Bu da kültürün normları arasında yer alan iki kavram olarak önümüze çıkmış oluyor. "İncel" kültürü tam da bu noktada ortaya çıkmıştır. İncel (involuntary celibate) yani cinsel olarak pasif olan erkeklerin oluşturduğu özellikle çevrimiçi topluluklar reddedilmeyi "kadınların hıyaneti" olarak nitelendirmekte, kadın karşıtı ideoloji yaymaktadır [16]. Bu ideoloji radardan çıkan sosyal olarak dışlanmış erkek ergenleri güçsüz bir duruş yerine kezzap ve silah ile güç göstermek için yetkili hale getirmektedir. Duygu ve düşünce arasındaki geçişlerin davranışlara yansımasına bakar mısınız? Bir kültürde erkekliğin nasıl tanımlandığı neden ve sonuçlarında çok önemlidir. Türkiye'nin bazı bölgelerinde erkeklerin, rakibi hedef alan av hayvanları gibi algılanması çoğunlukla sosyal medyada güçlü erkek imajı ile yoğunlaştırılmıştır. Sosyal medyada erkeklik ile şiddet arasında yapılan bu bağlantı sonuç olarak sosyal olarak pasif ve dışlanmış ergenleri şiddete karşı moral direnci zayıflatan bir ideoloji ile karşı karşıya getirmektedir. Okul saldırılarında, Telegram gruplarındaki içeriklerin etkisini bu kültürle bağdaştırabiliriz diye düşünüyorum.  Nörobiyolojik araştırmalar beyin gelişiminin 25 yaşa kadar tamamlanmadığını ortaya koymaktadır [17]. Özellikle prefrontal korteks yani dürtü kontrolü, risk değerlendirmesi, uzun vadeli sonuç tahmini ve empati gibi fonksiyonlardan sorumlu bölge son olarak olgunlaşan alandır. Bu nörolojik gerçeklik ergenlerin doğal olarak impulsif yani dürtüsel davranışlara yatkın olduğunu, risk değerlendirmesinde zayıf olduğunu, duygusal tetikleyicilere aşırı tepki verme eğiliminde olduğunu, arkadaş baskısına diğer yaş gruplarından daha savunmasız olduğunu ortaya koymaktadır. Bu doğal nörolojik durum olumsuz çevresel faktörlerle (sosyal izolasyon, siber zorbalık, radikalleşme) kombinasyonunda şiddet eyleminin riski önemli ölçüde artmaktadır. Ayna nöronları, yüz yüze sosyal etkileşimde özellikle ötekinin yüz ifadesi, jest ve davranışları gözlemlediğinde uyarılan nöronlar grubudur [18]. Bu nöronlar benlikte yapanın aynı deneyimi yapıyor hissi uyandırır. Bu mekanizma empatinin nörolojik altyapısıdır. Ekran odaklı, iletişim özellikle metin tabanlı iletişim bu ayna nöronlarını çok az uyarır. Yüz yüze konuşmada baktığınız insanın ifadesini okursunuz, yazılı metinde sadece kelimeleri okursunuz. Z kuşağı sosyal medya aracılığıyla milyonlarla bağlantı kursa da gerçek insan kontağının azlığından nörolojik düzlemde empati zayıflaması yaşamıştır. Okul saldırılarını gerçekleştirenlerden birinin 14 diğerinin 18 yaşında olduğunu hatırlatarak bu nörolojik süreci tekrar okumanızı isterim. 
Sosyal medya algoritmalarının dopamin sistemine olan etkisi artan şekilde araştırılmaktadır. Beğeni, follow, comment gibi tüm ödüllendiriciler kısa ve keskin dopamin dalgaları üretmektedir. [19]. Bu mekanizma oyun makinası dinamiklerine benzer. Bazen kazandığınız halde hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz tamam mı yoksa devam mı demeniz gerektiğini. Bu belirsizlik kullanıcıyı bir sonraki adıma yöneltir. Beyin bu yapay ödül döngüsüne alışırsa gerçek yaşamdaki ödüllendiriciler yani arkadaşlık, akademik başarı, manevi tatmin yetersiz hale gelmeye başlar. Sonuç olarak  gerçek hayattan giderek daha fazla izolasyon, dijital ortama daha fazla odaklanma döngüsüdür. Olaylar nasıl da birbirine zincilerle bağlanmış gibi ilerliyor değil mi?
Bir çocuk erken çocuklukta ciddi travmaya maruz kalırsa yani aile içi şiddet, istismar, ihmal, ani kayıplar gibi olaylar ile beynin amigdala yani duygu işleme ve tehdit tepkisi ile hipokampus  yani bellek oluşturma gelişimi sekteye uğrar [20]. Bu kompleks travma yani karmaşık travma sonrası stres bozukluğu,  kişide dünyanın her zaman tehlikeli olduğu inancının gelişmesine, duygusal uyuşmaya yani hem kendinin hem ötekinin acısına karşı duyarsızlığa, saldırgan tepki örüntülerine yani tehdit algılanır algılanmaz savaş modu aktivasyonuna,  kendine zarar verme / ötekine zarar verme eğilimleri yaratmaktadır. Bu bireyler okulda problemli öğrenci olarak işaretlenir ancak çoğunlukla sorununun kökeninde bu travma yatmaktadır. Bir çocuğun ebeveynleri arasında fiziksel şiddete tanıklık etmesi o çocuk tarafından doğrudan yaşanan travma kadar travmatik olabilir [21]. Özellikle ergenlik döneminde bu müdahale etme çabası (özellikle erkek çocuk) kendisini ebeveyn ile fiziksel çatışmaya maruz bırakabilir. Bu ortamdan büyüyen gençler çatışma çözüm mekanizması olarak şiddeti içselleştirmiş olarak büyümektedir. Anlamlı bir şekilde, mantıksal bağlamda psikolojik, sosyal ve nörolojik olguları ele alarak yorumlamaya devam ediyorum. Pandemi zaten gergin olan birçok aile dinamiklerini daha da gerilimli hale getirmiştir [22]. Ekonomik belirsizlik, sosyal izolasyon, sınırlı alandan çıkılamaması gibi tüm bu faktörler aile içi çatışmaları şiddetlendirmiştir. Gençler kendilerini ev hapsinde bulurken ebeveynlerin stresi ve öfkesi ev ortamını bir basınç düzeneği haline getirmiştir. Bu ev ortamından kaçan gençler, sosyal medyaya sığınmış orada radikalleşme ve şiddet yanlısı gruplarla karşılaşabilmiştir. Unutmayın, sanal ortam ile gerçek ortam arasındaki ortak kavramlardan, noktalardan ikisi önümüze çıkıyor burada; oyun ve sosyalleşme arzusu. Çocuklar ve gençler evdeki bu ve benzeri ortamlardan kurtulmak veya kaçmak için kendilerini sanal oyunlarda veya arkadaşlık kurabilecekleri uygulamalarda buluyorlar ki bu uygulamalar genelde tematik gruplar oluyor. 
Türkiye'de 2000'li yıllar itibarıyla merkezi sınav sistemi (YGS, LYS sonra YKS) giderek daha merkezileşmiş daha baskılayıcı hale gelmiştir [23]. Lise sonundaki bir öğrenci üniversite sınavına girmek için muazzam bir akademik baskı yaşamaktadır. Bu baskı öğrencilerin ruh sağlığına direkt etki etmektedir. Anksiyete bozuklukları, uyumsuzluk, akademik başarısızlık kaygısı ve hatta intihar düşünceleri özellikle sınava yakın dönemlerde artmaktadır [24]. ABD'de standart olan oran her 250 öğrenciye bir okul psikoloğudur [25]. Türkiye'de bu oran çok daha kötüdür ve pek çok okul hiç psikolojik danışman görmemektedir. Bu durum psikiyatrik sorunların erken dönemde tespit edilememesine, şiddet davranışının uyarı işaretlerinin görmezden gelinebilmesine, sosyal olarak dışlanmış ve psikiyatrik desteğe ihtiyacı olan öğrencilerin boşlukta kalmasına neden olabiliyor. Türkiye'deki öğretmenler kalabalık sınıf mevcutları, bürokratik yükler, düşük sosyal statü ve fiziksel şiddet riskinden kaynaklı çok ciddi bir tükenmişlik yaşamaktadırlar [26]. Tükenmişlik içindeki bir öğretmen, öğrencilerin duygusal ihtiyaçlarına duyarlı olamaz. "Bugün bu çocuk ağlıyor muydu? Ağlıyorsa neden ağlıyordu?" sorusuna tükenmişlik içinde olan bir öğretmen dikkat etmek için enerji bulamaz. Eğitim sistemimizde rehber öğretmenlerin varlığı, sayısı, yetkileri ile birlikte sınıf öğretmenleri ve branş öğretmenlerinin yetkilerinin arttırılması, var ise daha işlevsel hale getirilmesi ve bunun için önceliği ve önemi olmayan bürokratik ki halk diliyle kırtasiye işlerinin öğretmenler ve eğitim sisteminin işleyişi için kısıtlayıcı, gerici etkisinin ortadan kaldırılması bir elzemdir. Konumuz öğretmen odaklı olmadığı için bu kısımda temas ediyorum sadece. Ayrıntıya girdiğimizde işlememiz gereken konuyu dağıtacağı için burada noktalıyorum.
Araştırmacı Barry Levin okul katliamlarını gerçekleştirenlerin profillerini incelemiş ve ortak bir örüntü tespit etmiştir: Kronik sosyal dışlanma [27]. Bu bireyler çoğunlukla ne zorbalar ne de zorbalığa uğrayanlar olarak tanımlanmıştır.Öğretmenlerin radarına girmemiş, yardım sistemi tarafından önemsenmemiş, akranları tarafından görünmez  olmuşlardır. Evdeyse çoğunlukla aile tarafından ihmal edilmiş, sosyal medyada gücünü geri kazanmaya çalışmıştır. Bu görünmez öğrenciler birçok okuldaki milyonlar arasında kaybolmaktadır. Şiddet içerikli video oyunları filmler ve sosyal medya içerikleri Z kuşağının normalizasyon ortamıdır [28]. Bir çocuk ilkokulda saatlerce "Grand Theft Auto" veya "Call of Duty" oynamış, öldürme, patlama ve kan görmüşse bu normalizasyon gerçek hayattan farklılaşır mı? Akademik camiada bu konuda tartışmalar devam ediyor. Bazı araştırmacılar şiddet oyunları ile gerçek davranış arasında doğrudan nedensellik bulurken diğerleri bunu reddederler [29]. Ancak uzlaşılan nokta şu; şiddet oyunları tek başına şiddete yol açmasa da diğer risk faktörleriyle kombinasyonunda bu riski belirgin ölçüde artırmaktadır. Sosyal medya algoritmaları benzer içeriği kullanıcıya sürekli sunarak işlev görürler. Bir kullanıcı bir kez radikal ideoloji içeriğine tıklamışsa, algoritma benzer içeriğin daha fazlasını sunmaya başlar. Bu filtre balonu olarak bilinir [30]. Bu mekanizma aşırılıkçı ideolojilerinin de hızlı bir şekilde bireyin tüm bilgi evrenini işgal etmesine yol açmaktadır. Hani daha önceki paragrafta bahsetmiştim ya kadınların ihanet ettiğini düşünmeye başlamalarından. İşte o düşünce yapısı bir noktadan sonra ideoloji etkisi yaratabiliyor ki süreci tümüyle izah eden bir yaklaşım olmasa bile kimlik arayışı sürecine etki eden, altyapı mı dersiniz yoksa arka plan mı dersiniz ama bulunduğu noktada etkili, önemli bir olgu olarak önümüze çıkıyor. Özellikle Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırısının failinin cinsel kimlik arayışı süreci ile ilgili medyaya yansıyan içeriklerde neye dikkat çekiliyordu? Biyolojik cinsiyetinin yanı sıra farklı tutum ve davranışları olduğuna. Ergenlik döneminin bilişsel ve duygusal gelgitlerini besleyen bir olgu olarak koyduk kenara. Erken uyarı işaretleri çoğu zaman saldırıdan önce görünür hale gelmektedir. Sosyal geri çekilme, yoğun öfke ifadeleri, ölüm veya şiddet temalı çizimler, silah veya saldırı içeriklerine aşırı ilgi, tehdit içerikli sosyal medya paylaşımları ve ani davranış değişiklikleri bu işaretler arasında sayılmaktadır. Ancak bu belirtiler çoğu zaman ya normal ergenlik davranışı olarak yorumlanmakta ya da fark edilmemektedir. Bu nedenle öğretmenler, aileler ve akranlar için erken uyarı işaretlerini tanımaya yönelik eğitimlerin yaygınlaştırılması kritik öneme sahiptir. Çünkü okul saldırılarının önemli bir kısmında failin önceden sinyal verdiği bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur.
Yazının sonuna gelirken bilimsel çalışmalara, kavramlara ve olgulara bağlı kalmaya özen gösterdiğim ve dikkatinizi çekmesi için paragraf sonlarında altını çizdiğim psikolojik, sosyolojik ve teknolojik sebepler ve sonuçlar üzerinden süreç okumasına katkı sağlamaya çalıştım. Başta da belirttiğim gibi bu yazıyı akademik çalışmalara katkı sağlaması veya sahadaki profesyonellere yön gösterme amaçlı hazırlamadım. Tek bir amacım var o da bu toplumun her ferdinin farkındalığına katkı sağlamak. Yaşanan olayların dramatik ve travmatik etkisini toplum olarak yaşadık ve yaşıyoruz. Ama ilk şoku atlattıktan sonra adeta kakafoniye dönen sosyal alanlarımızdansa sakin bir şekilde, etraflıca ele almak önemlidir diye düşünerek yola çıktım. Bu noktada yalnızca risk faktörlerine değil koruyucu faktörlere de dikkat çekmek gerekir. Araştırmalar göstermektedir ki güçlü akran ilişkileri, güvenilir bir yetişkinle kurulan bağ, okul aidiyeti ve anlamlı sosyal faaliyetlere katılım; şiddet davranışını azaltan en önemli koruyucu unsurlar arasında yer almaktadır. Bir öğrencinin en az bir öğretmenle güven ilişkisi kurabilmesi, risk faktörlerinin etkisini ciddi ölçüde azaltabilmektedir. Aynı şekilde spor, sanat, gönüllülük faaliyetleri gibi alanlarda aktif olan gençlerin hem empati kapasitesinin arttığı hem de kimlik gelişimlerinin daha sağlıklı ilerlediği görülmektedir. Bu nedenle okul şiddeti yalnızca risk faktörlerinin azaltılmasıyla değil aynı zamanda koruyucu sosyal alanların artırılmasıyla da ele alınmalıdır.

Sonuç olarak;
Okul şiddeti salt bir güvenlik sorunu olmaktan çıkmıştır. Söz konusu olaylar Türkiye'nin neredeyse 30 yıldır yaşadığı psikolojik, sosyolojik ve teknolojik dönüşümün olumsuz yansımasıdır. Olayları yorumlarken ve çözüm geliştirirken tek boyutlu yaklaşmamak gerekir. Fiziksel güvenlik tedbirleri gereklidir ancak uzun vadede  yetersizdir. Psikolojik destek gereklidir ancak bireye takılı kalmamalı, sosyal psikoloji alanı değerlendirilmelidir. Teknoloji düzenlemesi gereklidir ancak kısıtlama, sansür ile bilinç gelişir mi? Zor hem de çok zor.

Asıl çözüm okul, aile toplum ve devlet tarafından gençlerin görülmeleri, duyulmaları ve ait hissetmeleri için normların gözden geçirilmesidir. Pandeminin sosyal ilişkileri parçaladığı, şiddet içerikli medyanın empatik kapasiteyi zayıflattığı, algoritmalar tarafından kutuplaştırıldığı bir dönemde önceki kuşaklar tarafından oluşturulan normların bilinçli ve planlı bir şekilde gözden geçirilmesi şarttır. Aksi halde okul saldırıları bireysel çılgınlıklar olarak değil sistematik bir çözülmenin periyodik kriz biçimi olarak devam edecektir.

Uzun Vadede Katkısı Olacağını Düşündüğüm Uygulamalar
Sosyal duygusal öğrenme programları tüm eğitim seviyelerinde zorunlu hale getirilmelidir. Öğrencilerin duygularını tanımlaması, ifade etmesi düzenlemesi ve başkasının duygularını anlama kapasitesini geliştirilmesi eğitim sisteminin olmazsa olmazlarından biri haline getirilmelidir. Var olan programın uygulanması noktasında daha dinamik, ebeveynleri de içine alan zorunlulukları olmalıdır. Yine okullarda düzenli ebeveynlik beceri eğitimleri, çalışan ebeveynlerin de katılabileceği zaman dilimlerinde sunulmalıdır. Araştırmalar bu program türlerinin çocuk şiddeti ve davranış sorunlarını yüzde 30-40 azalttığını göstermektedir. Bunun farkındayız hepimiz ama uygulama ile ilgili noktalardaki aksaklıkların ortadan kaldırılması için keskin dokunuşlara ihtiyacımız var.
Her okulda mutlaka rehber öğretmen istihdam edilmeli. Ayrıca birden fazla profesyonelden oluşan tehdit değerlendirmesi yapabilen ekipler oluşturmalıdır. Bu ekipler dikkat çeken davranış ve tehditleri destekleyici çerçevede değerlendirecektir. Benim bu noktada kişisel görüşüm; her okulda olmasa da birkaç okuldan sorumlu olacak şekilde sosyal çalışmacılar istihdam edilmeli okullarımızda. Okul dışı ve aile ziyareti başta olmak üzere yönetilmesi gereken süreçlerde, yaptırım gücü olan sosyal çalışmacılar, rehber öğretmenlerle birlikte beklentilerin üzerinde, verimli çalışmalar gerçekleştirebilirler.

Gençlere sosyal medya algoritmaları, deepfake teknolojisi,radikalleşme mekanizmaları hakkında zorunlu eğitim verilmelidir. Aynı şekilde ebeveynlere de bu konularda eğitim verilmelidir. Bu zorunluluk direkt Milli Eğitim Bakanlığı ile ilişkilendirilmemeli. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Teknoloji Bakanlığı tarafından ortaklaşa geliştirilen bir online program ile veliler, E-Devlet uygulaması üzerinden bu eğitime zorunlu katılmalılar. Bunun adı dayatma değil, sosyal alanda bazı teşviklerle mümkün. Ki bu noktada halka temas halinde olan belediyeler sürece dahil edilebilir.
Bu öneriler yalnızca teorik öneriler değil dünya genelinde uygulanmış ve olumlu sonuçlar alınmış uygulamalara dayanmaktadır. Finlandiya, Kanada ve bazı Avrupa ülkelerinde sosyal duygusal öğrenme programlarının yaygınlaştırılması, okul şiddeti ve zorbalık oranlarında belirgin düşüş sağlamıştır. Aynı şekilde ABD'de uygulanan tehdit değerlendirme ekipleri, saldırı risklerini erken aşamada tespit ederek birçok olası saldırının önlenmesine katkı sağlamıştır. Bu nedenle önerilen uygulamaların yalnızca idealist yaklaşımlar değil uygulanabilir ve etkili modeller olduğu unutulmamalıdır.


Kaynaklar:
[1] https://www.tuik.gov.tr/Home/Index
[2] https://wearesocial.com/global/digital-2024
[3] https://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=27729
[4] https://data.worldbank.org/indicator/SP.URB.TOTL.IN.ZS?locations=TR
[5] https://www.worldbank.org/en/country/turkey/publication/turkey-urban-development-review
[6]: Prensky, M. (2001). Digital Natives, Digital Immigrants. On the Horizon, 9(5), 1-6.

[7]: Twenge, J. M., & Campbell, W. K. (2018). Associations between screen time and lower psychological well-being among children and adolescents. PLOS ONE, 13(11).

[8]: Goffman, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. Doubleday.

[9]: Hinduja, S., & Patchin, J. W. (2019). Bullying Beyond the Schoolyard: Preventing and Addressing Cyberbullying. Corwin Press.

[10]: Ramachandran, V. S. (2000). Mirror Neurons and Imitation Learning as the Driving Force Behind The Great Leap Forward in Human Evolution. Edge Foundation.

[11]: Murthy, R. S. (2021). Psychological Impact of COVID-19 on Children and Young People: A Systematic Review. Indian Journal of Psychological Medicine, 43(5), 398-408.

[12]: Czeisler, M. É., et al. (2020). Mental Health, Substance Use, and Suicidal Ideation During the COVID-19 Pandemic. Morbidity and Mortality Weekly Report, 69(32), 1049-1057.

[13]: Nagel, B. J., et al. (2006). Reduced Hippocampal Volume Among Adolescents with Alcohol Use Disorders Without Psychotic Sx. Alcoholism: Clinical and Experimental Research, 29(8), 1368-1376.

[14]: Connell, R. W. (2005). Masculinities (Second Edition). University of California Press.

[15]: Sax, L. (2007). Boys Adrift: The Five Factors Driving the Growing Epidemic of Unmotivated Boys and Underachieving Young Men. Basic Books.

[16]: Futrelle, D. (2014). Men Who Hate Women: From Incels to Pickup Artists: The Truth about Extreme Misogyny and How to Fight It. Sourcebooks, Inc.

[17]: Steinberg, L. (2008). A Social Neuroscience Perspective on Adolescent Risk-Taking. Developmental Review, 28(1), 78-106.

[18]: Gallese, V., Fadiga, L., Fogassi, L., & Rizzolatti, G. (1996). Action Recognition in the Premotor Cortex. Brain, 119(2), 593-609.

[19]: Anderson, C. A., et al. (2010). Violent Video Game Effects on Aggression, Empathy, and Prosocial Behavior in Eastern and Western Countries. Psychological Bulletin, 136(2), 151-173.

[20]: van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Penguin Books.

[21]: Afifi, T. D. (2003). Uncertainty and the Avoidance of the State of One's Family in Stepfamilies, Post-Divorce Single-Parent Families, and First-Marriage Families. Communication Quarterly, 51(2), 142-160.

[22]: Gassman-Pines, A., Ananat, E. O., & Fonseca-Grubbs, B. (2015). COVID-19 and Household Income: The Earned Income Tax Credit's Role as Economic Stabilizer. SSRN Electronic Journal.

[23]: Akın, A., & Çetin, B. (2007). The Relationships between Internet Addiction, Subjective Vitality, and Subjective Happiness. CyberPsychology & Behavior, 10(4), 551-557.

[24]: Donat, H. (2020). Ortaöğretim Öğrencilerinin Sosyal Medya Bağımlılığı: Eğitsel Kullanım İle İlişkisi. Ege Eğitim Dergisi, 21(1), 54-69.

[25]: American School Counselor Association (ASCA). (2020). School Counselor Ratio. ASCA Position Statement.

[26]: Cerit, Y. (2012). School Administrators' Organizational Culture and Leadership Styles Related to their Emotional Intelligence. Educational Sciences: Theory & Practice, 12(4), 2712-2720.

[27]: Langman, P. (2009). Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters. St. Martin's Press.

[28]: Anderson, C. A., et al. (2010). Violent Video Game Effects on Aggression, Empathy, and Prosocial Behavior in Eastern and Western Countries. Psychological Bulletin, 136(2), 151-173.

[29]: Ferguson, C. J. (2007). The Good, the Bad and the Ugly: A Meta-Analytic Review of Positive and Negative Effects of Violent Video Games. Psychiatric Quarterly, 78(4), 309-316.

[30]: Pariser, E. (2011). The Filter Bubble: What the Internet is Hiding from You. Penguin Press.

Aşık Oyununun Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Gelişim Üzerindeki Etkileri

Yörüklerin geleneksel çocuk oyunlarından aşık oyunlarının çocuk gelişimindeki yeri ile ilgili bir yazı hazırladım. Bu yazıyı yazarken farklı...