14 Mayıs 2026 Perşembe

Huzurevi mi Evlatların Yanı mı?

Yaşlılarda gördüğüm bir durum var; özellikle eşi vefat ettikten sonra  evlatları ile yaşamaya devam etmek istiyorlar ki bu durumu özellikle yaşları ilerleyip fiziken kendilerine yetemez hale gelmeye başladıklarında daha çok gözetiyorlar. Ama bu durumda da iki şey sürekli onların kafasına takılıyor; birincisi evlatlarına yük olduklarını hissetmeleri ikincisi ise rahatlıkla sohbet edebilecekleri arkadaşlarının olmaması. Huzurevi gibi profesyonel destek sunan bir yerde hayatlarına devam etmeleri sosyalleşmeleri ve temel bakımları için avantaj sunarken arkadaş edinip sohbet ortamı da oluşturabilmeleri mümkün. Ama bu defa da huzurevine gitmeyi evlatlarının kendilerini terk etmeleri olarak algılıyorlar, elaleme rezil olduklarını düşünüyorlar, kendilerini huzurevine düşmüş, anlamsız, değersiz biri olarak görmeye başlıyorlar. Toplumda yaşlıların böyle bir çıkmazı var ve emin olamıyorlar hangi kararı vereceklerine. Bu mesele aslında sadece “Huzurevi mi, evlatların yanı mı?” sorusu değil. Daha derinde bence şu soru var; “İnsan yaşlandığında hâlâ aile içinde anlamlı ve değerli biri olarak kalabiliyor mu?” Bu soruyu unutmayın lütfen, yazı ilerlerken üstünde duracağız.

Türk toplumunda yaşlılık sadece biyolojik bir dönem değil aynı zamanda saygınlık, aile büyüklüğü, dua, tecrübe ve kök olma anlamı taşır. Bizim kültürümüzde anne babayı yanında tutmak "Vefa”, onları bir kuruma vermek ise çoğu zaman “Terk etmek” gibi algılanır. Bu düşüncenin kökünde kötü niyet yok aslında tarihi bir gerçeklik var. Çünkü geçmişte huzurevlerinin bir kısmı gerçekten “Sahipsiz yaşlıların bırakıldığı yerler” gibi görülüyordu. O yüzden bugün birçok yaşlı için huzurevine gitmek sadece adres değiştirmek değil “Artık işe yaramıyorum” düşüncesine dönüşüyor.

Burada toplum olarak yüzleşmemiz gereken bir gerçek yok mu sizce? 
Eskinin geniş aile düzeni büyük ölçüde çöktü. Eskiden aynı evde, bahçede, avluda ya da sokakta üç kuşak yaşardı. Yaşlı insan gün içinde torununu görürdü, komşusunu görürdü, camiye giderdi, esnafla sohbet ederdi. Bugün ise şehir hayatı insanı apartman bloklarına, dairelerine sıkıştırdı. Çocuklar sabah işe gidiyor, torunlar okula gidiyor, akşam herkes telefona kapanıyor. Evde fiziksel olarak birlikte yaşamak, duygusal olarak birlikte yaşamak anlamına gelmeyebiliyor. Bu noktadaki eşiği yakalamamız, görmemiz gerekiyor. Duygusal anlamda birlikteliği umduğu gibi yaşayamayan yaşlılar, fiziki birlikteliğe sıkışıp kalan yaşam tarzından dolayı “İşe yaradığını hissetmek”ten uzaklaşıyor. Yemek yemede sorun yaşamaz, ilaçlarını almada sorun yaşamaz, güvenliğinden sorun yaşamaz ama iletişimi kopuk, zihni dağınık, duygusal olarak mahcup, çökkün bir yaşam sürer hale geliyor. Birçok yaşlı insanın psikolojik çöküşü şu cümleyle başlıyor; “Ben artık yük oldum.” Bu düşüncenin beslediği duygu çok yıkıcıdır. Çünkü insan sadece bakım ihtiyacıyla değil onur kaybı hissiyle de yaşlanır. Yani kimlik değil de kişiliğinin zarar görmesi. Onu deyince kişilik gelsin aklınıza lütfen kimlik değil.
Burada evlatlarının da görünmeyen bir yükü var. Modern hayatın temposunda hem çocuk yetiştirip hem çalışıp hem de (İleri düzey) bakım gerektiren anne babaya bakmak bazen fiziksel ve psikolojik olarak sürdürülemez hale geliyor ama Türk toplumunda insanlar bunu açıkça konuşamıyor. Çünkü anne babaya bakım vermekte zorlandığını söyleyen biri hemen “Hayırsız evlat” olmakla damgalanıyor. Bu da iki tarafı da suçluluk içine sokuyor; yaşlı: “Yük oluyorum.”, evlat: “Yetemiyorum.” Sonra evin içinde sessiz bir gerilim yaşanıyor. Kimse kötü değil ama herkes yoruluyor.

İşte burada huzurevi meselesine daha dürüst bakmak gerekiyor. İyi bir yaşlı bakım merkezi bazen gerçekten daha sağlıklı olabilir çünkü düzenli sağlığı takip edilir, fiziki güvenlik sunulur, sosyalleşme imkânı verir, yalnızlık hissini azaltır, aynı hayat dönemindeki insanlarla iletişim kurdurur. İnsan kendi yaş grubuyla konuşmaya ihtiyaç duyar. 80 yaşındaki bir insan bazen torunundan çok kendi kuşağından biriyle çay içmek ister. Neden? Çünkü ortak hafıza vardır; aynı türküler, aynı dönemler, aynı kayıplar…
Ama sorun şu ki bizde huzurevi çoğu zaman “Hayatından umut kesilmiş insanların bekleme odası” gibi sunuluyor. Bu cümleyi okuyunca aklınıza ne geldi?.. Bu algı değişmediği sürece yaşlılar oraya gitmeyi reddedecek. 
Batılı ülkelerde huzurevi yapısı farklı modellerle karşılık bulmuş durumda. Oradaki bazı modellerin iyi tarafı şu; yaşlılık bağımsız bir hayat evresi olarak görülüyor. İnsanlar “Çocuklarıma yük olmayayım” düşüncesiyle kendi sosyal alanlarını korumaya çalışıyorlar. Ama kötü tarafı da şu oluyor; aşırı bireysellik yüzünden yaşlıların tamamen yalnızlaşması. Bu ayrı bir yazı konusu. Şimdi bu noktadan giriş yaparsam bu yazı dağılır.

Türk toplumu olarak bizlerin yapmamız gereken şey bu iki uç arasında bir denge kurmak ya da kurmaya çalışmak. Birincisi yaşlıyı tamamen aileye mahkûm etmek doğru değil. İkincisi yaşlıyı tamamen kurumsal hayata bırakmak da doğru değil. En sağlıklı model ne olabilir? İdeal olana ben karar veremem elbette ama bence aile bağlarının devam ettiği, evlatlarının düzenli ziyaret ettiği,
yaşlının kendisiyle ve ailesiyle ilgili karar süreçlerine katıldığı, bakımın profesyonel destekle güçlendirildiği dinamik bir model. Çünkü yaşlı insanın asıl korkusu bakım eksikliği değil unutulmak. Bir anne ya da baba için en ağır olanı “Ben artık kimsenin hayatında önemli bir yere sahip değilim.” düşüncesinin  yarattığı his. Bu yüzden çocukların tavrı belirleyici oluyor. Eğer yaşlı bir birey huzurevine “Senden kurtuluyoruz” düşüncesiyle, tavrıyla gönderilirse psikolojik olarak çöker ama “Senin daha rahat edeceğin arkadaşların olacak, biz yine senin aileniz.” yaklaşımıyla süreç yönetilirse sonuç çok farklı olabilir. Bir başka acı gerçek daha var; bazı yaşlılar da çocuklarının hayatını tamamen kendi etraflarında döndürmek isteyebiliyor. Bu da sağlıklı değil çünkü evlat olmak, bütün hayatını durdurup sadece ebeveyn bakımına adanmak anlamına gelmez. Türk kültüründe fedakârlık çok yüceltilir ama tükenmişlik üzerinde durulmaz, konuşulmaz. Bu yüzden meseleye sadece “Anne babaya bakmak sevaptır” düzeyinde bakmak eksik kalıyor. Evet anne babaya merhamet ve vefa bizim hem dini hem kültürel değerimizdir ama merhamet sadece aynı evde tutmak değildir. Bazen en merhametli karar profesyonel destek almaktır.

Yaşlılıkta insanın ihtiyacı sadece bir oda ve yemek değildir. İnsan saygı görmek, işe yaradığını hissetmek, unutulmamak, konuşacak birini bulmak, yük değil değer olduğunu hissetmek ister. Türk toplumu olarak asıl problemimiz huzurevi değil de yaşlılığı “Hayatın kenarına çekilme dönemi” olarak görmemiz olabilir mi acaba? 

Yaşlılık, insanın değersizleştiği değil farklı bir şekilde var olmaya devam ettiği bir dönem olmalı. Ve biz toplum olarak yaşlılarımızın kıymetini bilen bu bakış açısını geliştirebilecek birikime ve beceriye sahibiz diye düşünüyorum.

Mustafa Said Mert. 
14.05.2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Aşık Oyununun Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Gelişim Üzerindeki Etkileri

Yörüklerin geleneksel çocuk oyunlarından aşık oyunlarının çocuk gelişimindeki yeri ile ilgili bir yazı hazırladım. Bu yazıyı yazarken farklı...